Çev: Musa Ceylan
Yüzeysel olarak bakıldığında, ABD’nin hem Çin hem de Rusya ile krizleri, dünyanın, Soğuk Savaş’ın büyük bir kısmına egemen olan üç oyunculu oyuna geri dönmekte olduğunu gösterir. Ancak birkaç nedenden dolayı mevcut durum daha karmaşıktır. Ruslar ve Çinliler, ikisi birlikte bile, Birleşik Amerika’nın dengi değil. Jeopolitik bulmacada mihver niteliğinde bir parça eksik kalıyor. Ve o parça, Avrupa veya Japonya, dengeyi değiştirebilir.
Türkiye’nin kara bir kaderi ve makus bir talihi var. Belirli periyotlarla aynı sorunlarla karşılaşıyor. Bu sorunlar için 12 Eylül bir çıkış yolu aradı. Sorunların en belirleyicisi ekonomik olduğu için bu konuda Turgut Özal belirleyici bir rol aldı. 24 Ocak kararları ile başlayan süreçte Turgut Özal’ın geniş kitlelere güven veren yaklaşımı ona siyasi roller de getirdi. Dar bir vizyonla MDP üzerine bina edilmesi öngörülen süreç, ABD’nin katkıları ve Turgut Özal’ın yetenekleri nedeniyle daha farklı bir zeminde devam etme imkanı buldu.
Değişen ekonomik ve çevresel gerçekler, Avrupa’nın enerji temin ediş şeklini değiştirmekte, nükleer enerjiden doğal gaza doğru büyük çaplı bir geçiş gerektirmektedir. Rusya Avrupa için tek gerçekçi kaynak olduğundan, kıta, Rus doğal gaz kaynaklarına çok daha bağımlı hale gelecektir. Bu evrim ve bağımlılık (ve de bunun sonucunda Rus devletinin istikrarını korumada Avrupa’nın ulaşması gereken yüksek profil), tüm bölgedeki jeopolitik ilişkileri yeniden belirleyecektir.
Pentagon’da ABD savunma stratejisini gözden geçiren bir iç çalışma, büyük ihtimalle denizaşırı bölgelerde konuşlandırılmış Amerikan birliklerinde dramatik bir indirime gidilmesini isteyecek; diğer yandan da düşmanları uzun mesafelerden izleyip saldırabilecek teknolojilerin kullanımını artırmaya çağıracaktır. Böylesine tarihi bir kayma, Amerikan birliklerinin zaafiyetini azaltır, görünüşte emperyal bir askeri varlığın profilini düşürür. Ancak uzun dönemde böyle bir strateji hem düşmanları hem de müttefikleri, yeni bölgesel ittifaklar kurmaya veya bağımsız, hasmane savunma stratejileri benimsemeye zorlayabilir.
Yıllardır bayi-kitapçı vitrinlerinde sırtını sonsuz imkanlara dayamış Hürriyet’in Gösteri Sanat, Milliyet’in Milliyet-Sanat, sırtını sonsuz banka imkanlarına vermiş Yapı Kredi’nin “sanat” dergileri, ya da yıllardır çıkan adam Sanat, Cumhuriyet Kitap Dergi, E Dergisi gibi, edebiyatla, sanatla ilgili sözde dergiler..
Organik bir bütünlük olarak her toplumun sosyo-kültürel yapısı ile siyasal düzeni arasında karşılıklı bir belirlenim/etkileşim ilişkisi vardır. Siyasetin, bir güç temerküzü ve dağılım süreci olarak şekillendiği her durumda bu ilişkinin niteliği, bütün bir toplumsal yapıya ilişkin ipuçları verir.
1999 yazında A.B.D. eski Başkanı Clinton tarafından imzalanarak yürürlüğe giren Ulusal Füze Savunma Yasası, yeni Başkan Bush’un göreve başlaması ile yeniden tartışılmaya başlandı. Aslında tartışılan yasanın kendisi değil, kurulması düşünülen füze savunma sisteminin giderek uluslar arası var olan istikrarı bozacağı ve yeni bir nükleer silâhlanma yarışını başlatacağı endişesidir.
“Işık doğudan kanun batıdan gelir” demişler Romalılar. Kanunlarımız batıdan geliyordu, ulaşmak istediğimiz “muasır medeniyet seviyesi” idi. Batıdan gelen her değer için bağrımıza taş bastık, inançlarımızın kamusal hayattan dışlanıp vicdanlara itilmesinin baskısını yaşadık.
28 Şubat; dönemin etkili isimlerinden birinin isimlendirmesiyle postmodern darbe, yalnızca hedef aldığı dindar ve muhafazakar camia üzerinde yarattığı genellikle olumsuz sonuçlardan yola çıkılarak ele alındı. Oysa bugünden bakıldığında 28 Şubat’ın “vurduğu” siyasi ve toplumsal kesimler kadar TSK’ni de tahrip eden sonuçlar doğurduğu görünmektedir.
Çev: Musa Ceylan
ABD Hazinesi’nde görevli üst düzey bir bürokrat, geçenlerde Meksika hükümetini şiddet içeren suçları azaltmak için daha fazla çabalamaya çağırdı, zira “bu derece yüksek suç oranları, yabancı yatırımcıları uzaklaştırabilir”di. Bu uyarı, dış ticaret ve yatırımın, gelişmekte olan ülkelerdeki hükümetlerin sosyal ve ekonomik politikalarının değerlendirilmesinde nasıl nihai ölçüt haline geldiğini çok güzel ortaya koyuyor. Gelişmekte olan dünyanın tamamında suç ve sefalet içerisinde yaşayan gecekondu sakinlerini boşverin. “Yatırımcı duyarlılığı” ya da “dünya pazarlarında rekabet gücü”nden bahsetmeye görün, politika yapıcılar derhal dikkat kesilirler.
“Hakikati konuşmaktan korkmayınız”
Yine, “Ermeni Soykırımı Suçlaması”, temcit pilavı gibi ısıtılıp önümüze kondu. Ardından, bir tartışmadır başladı. Her kafadan ayrı bir ses çıkmakta. Gerçeklerle yalanlar, doğrularla yanlışlar, işe yarar öneriler ile yeni tuzaklara itelemeler birbirine karışmış biçimde ortaya atılıyor, daha doğrusu ortaya saçılıyor. Bu kafa karışıklığı ve kargaşa, tam da gerçeğe yalan, doğruya yanlış katarak toplumu aldatmayı isteyen YANILTMA (misinformation, desinformation) uzmanlarının aradığı bir ortam. Bu ortamdan çıkmanın yolu, sapı samana karıştırmadan konuyu irdelemektir. Konu, birbirinden ayrılabilen ve ayrı ayrı tartışılması daha yararlı olan üç alt konudan oluşuyor:
Çev: Musa Ceylan
Birleşik Amerika, Çin ve Rusya Avrasya’da güç ve nüfuz için üçlü oyunlarını oynarken Hindistan da nihai sonuçta önemli bir rol oynayabilecek yeni bir aktör olarak ortaya çıkmaktadır. Onyıllarca hem Sovyetler Birliği’ne hem Rusya’ya bağlı kalmış olan Hindistan, dış politikasında yeni bir esneklik gösteriyor, yeni ilişkiler peşinde koşuyor, ABD’nin şahsında da hevesli bir talipli buluyor. Bir Amerikan-Hint ortaklığı, gerek Washington’un gerekse Yeni Delhi’nin jeostratejik ve ekonomik çıkarlarına çok iyi hizmet edebilir.
Yabancı basında bir süredir Türkiye pazarının yabancı yatırımcılar için cazip hale geldiğini anlatan yazılar yayınlanıyor. Amerikan ve Alman basınının gerek günlük gerekse haftalık ciddi yayın organlarında bu içerikte değerlendirmelere yer verildi.
Son iki yüz yıldır dünya sisteminin aktörü olmaktan çıkmış olan İslam dünyası, teknolojik, ekonomik ve askeri olarak güçlü devletlerin gizli-açık boyunduruğu altında olmaktan kurtulamamıştır.
Türklerin tarihleri ile yüzleşmekten kaçındıkları bazı çevrelerce ileri sürülen bir iddiadır. Bu iddianın gerçek yanı olabilir. Yüzleştiğimiz tarihimizin bazı sahifeleri bize pek gurur vermeyebilir, onları unutmak daha kolayımıza gelebilir. Ancak, tarihimizden bu şekilde bir kaçınma sadece Türklere has bir davranış şekli değildir. Başka milletler de kendi geçmişlerinde karışmış oldukları ve bugün kendilerine hiç de hoş gelmeyen davranışlarını, yöneticilerinin siyasetlerini, onlara verdikleri destekleri unutmayı, daha doğrusu hatırlamamayı tercih etmektedir.
Geçmişten adam hisse kaparmış. Ne masal şey! / Beşbin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? / Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar. / Hiç, ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Mehmet Akif, Safahat
FP milletvekili Bekir Sobacı’nın gürültü koparan bir konuşma yaptığından TV akşam bültenlerinde haberdar oldum. 28 Şubat ile ilgili eleştirilerini hakarete vardıran sözler sarf edince Meclis karışmış; ertesi gün de TSK bildiriyle Sobacı’ya yanıt verdi.
“Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar” M. Kemal Atatürk
Osmanlı devleti niçin yıkıldı? Bu soru sadece bir tarih sorusu değildir. Çünkü Osmanlı devleti, geçmişte yaşanmış ve olup bitmiş bir tarihsel dönem değil, halen yaşanmakta olan uzun bir sürecin önemli bir halkasıdır. Aslında Osmanlı kendi kendine yıkılmamış, tasfiye edilmiştir. Bu tasfiye süreci ise bazı yönleri ile halen devam etmektedir. Özellikle Osmanlı’yı tasfiye eden güçlerin Osmanlının meşru mirasçısı olan Türkiye’ye dönük tasfiye politikaları değişmemiştir.
Somali 1970′li yıllara değin kendi kendine yeterli bir ülkeydi de daha sonra IMF programları sayesinde nasıl açlığa mahkum edildi? Uygulanan programlar sayesinde ülkeler nasıl yoksullaştırıldı. Somali, Ruanda, Bangladeş, Brezilya, Peru, Bolivya, Rusya, Eski Yugoslavya… Buralarda uygulanan IMF programları nasıl neticeler vermişti ve hepsi neden ayni sona sürüklendi?Bu kısa yazımızda IMF’nin uyguladığı belli başlı politikalara ve araçlarına bakacağız. IMF programının aslında bir YOKSULLAŞMA programı olduğunu göreceğiz