|
Gündem
|
|
Yazar Mehmet Başkak
|
|
Hani
derler ya iki karnın ola da birini yırtasın diye… Piyasa denen ve her naneden
etkilenen canavar, yerli yabancı medya, yedi düvel dâhil cümle âlem, bir yandan
kapatma iddianamesinin reddedilip edilmeyeceğini nefes nefese bekleyedursun bir
yandan da EXPO 2015’e kilitlenmiş öylece umutla beklerken ben koltukta
uyuyakalmışım iyi mi?
Gerçi
memleket tansiyonu had safhadayken şekerleme rehavetine kapılan bir ben
değilim. Kapatma iddianamesinin malum akıbeti kendilerine sanki evvelden malum
olmuş çevreler de, kamuoyunu bir adım
geri atma oyununa davet ederken nasıl olsa kapatılacak rehavetindeler sanki.
|
|
Devamını oku...
|
|
|
Gündem
|
|
Yazar Şerif Esendemir
|
|
Soğuk Savaş sonrası dönemde hukukun belirliyici olma
özelliği küresel olanın yerel olana galebe çalmasıyla birlikte çok ciddi bir dönüşüm
yaşamıştır. Bu yazıda hukukun almış olduğu bu yeni şekli tüm yönleriyle ele
almak yerine, böylesi bir dünyada hukukun nasıl bir konumda olduğunu irdelemeye
çalışacağız. Hukukun konumunu belirledikten sonra, onun belirliyici olma
özelliğini, hukukun üstünlüğü veya üstünlerin hukuku çerçevesinde anlamayı
deneyeceğiz.
|
|
Devamını oku...
|
|
|
Düşünce ve Notlar
|
|
Yazar Nasr Hamid Ebu Zeyd
|
|
Çeviren: A. Altay Ünaltay
İslami adaletten ziyade Kuranî adalet
kavramının tartışması Kuran tedvini tarihinin de bir parçasıdır. Kuranî
ilimlerin çeşitli veçheleri, Kuranî adalet kavramının “kopmaz bir kulp” (el-Urve
t'ül-Vuska) bağlamında açılımı için dikkatle kullanılmıştır. Tanrı ve
yarattıkları arasındaki bu ezeli anlaşma ilahi hukuka dayalı olup, bu her
insani ruhta içerilmiştir (fıtrat); ve onlar Allah'ın mutlak hâkimiyetini
tanırlar. Böyle kişiler “adil” olup kendi iç tabiatlarına uymakla adalet yerine
gelir ve onların kurtuluşu da buna bağlıdır.
|
|
Devamını oku...
|
|
|
Düşünce ve Notlar
|
|
Yazar Doç. Dr. Fethi Ahmet Polat
|
|
Son dönemde İslam dünyası, gerek kendi bünyesinde, gerekse bu bünyenin
dışındaki dünyada gelişmiş olsun birçok siyasi, kültürel ve ekonomik sıkıntıyla
karşı karşıya kalmıştır. Bu sıkıntıların İslam dünyasına yansıma biçimleri
faklı farklı olmuş ve bunların sonucunda Müslüman bilinci kendisini yeniden
sorgulamak zorunda hissetmiştir. Özellikle modernizmle başlayan bu süreç,
günümüzde bir parça farklılaşarak postmodern karakterlere bürünmüş ve din
anlayışları da buna bağlı olarak gözden geçirilmeye başlanmıştır. Elbette ki
İslam dünyasının, kendilerini dış dünyaya kapatmak suretiyle bir otizm
yaşamaları doğru değildir. Aynı şekilde kendilerini hakikatin tek sahibi olarak
görüp -bu her din mensubunun hakkı olmakla birlikte, dinlerinin otantikliğini
savunma noktasında Müslümanlar, öteki dinlere karşı çok daha cesur tartışmalara
girmiştir- diğer düşüncelere kulak tıkayarak bir solipsizme düşmeleri de
yanlıştır. Hz. İsa hakkındaki yanlış ilah tasavvurunu dahi anlatarak çürüten
Kuran’ın, bilginin körü körüne dışlanmasına razı olmayacağı bedihidir.
Dolayısıyla hiçbir yeni okuma, sırf yeni olması sebebiyle ya da bir başka
kültür havzasında doğduğu için reddedilmemelidir. Eleştiri ve red tavrı,
metodolojik v epistemolojik derinliğin sonucunda ortaya çıkmalıdır.
|
|
Devamını oku...
|
|
|
Dizi Yazılar
|
|
Yazar Altay Ünaltay
|
|
5. ALMAN SİYONİZM’İ NAZİZM’E
İŞBİRLİĞİ TEKLİF EDİYOR
Önde
gelen Alman Siyonisti Werner Senator, bir zamanlar şöyle demişti: Siyonizm tüm
Dünya Yahudileri milliyetçiliğine rağmen, her zaman içinde çalıştığı ülkelere
asimile olmuştur. Bunun şüphesiz en iyi örneği, ZVfD'nin (Alman Siyonist
Birliği) yeni Nazi rejiminin teori ve pratiklerine uyumudur. Her iki hareket
arasında ideolojik benzerlikler olduğuna inanarak -örn. Liberalizmden ortak
nefret, ortak bir ırkçı milliyetçilik ve tabii ki, Almanya'nın asla Yahudilerin
vatanı olamayacağı ortak fikriyle- Nazilerin onları desteğini beklediler. ZVfD
Adolf Hitler'in himayesini kazanmaya çalıştı; hem de bir kez değil, 1933'ten
sonra defalarca.
|
|
Devamını oku...
|
|
|
Düşünce ve Notlar
|
|
Yazar Mustafa Karapınar
|
|
Önsöz
Türkler Anadolu’yu fethe başladıktan sonra
yaptıkları ilk işlerden biriside bu yeni fethettikleri topraklarda kendi dini
inanç ve akidelerini yaymak olmuştur. Bu işle vazifeli olarak da gönüllü
tasavvuf erbapları ve abdallar görevlendirilmiştir. 13. ve 14. yüzyıldan
itibaren ise yerleşme tamamlanmış ve bu coğrafyada artık yeni tasavvufi ve
mistik öğeler husule gelmeye başlamıştır. Şüphesiz bunlardan en önemli olanları
Mevlevilik ve Bektaşiliktir. Bir tarikat olarak devam etmese de İbn Arabî’nin
Anadolu coğrafyasında yaydığı Vahdet-i Vücut felsefesi bu tarikatlar sayesinde
varlığını sürdürmüştür. Halk arasında büyük saygı duyulan Yunus Emre de bu akım
üzerinden tekâmül etmiştir. Bu sufiler gerek yazdıkları eserlerle gerekse
etrafa yaydıkları düşünceleriyle geniş bir etkileşim sahasına yayılmışlar ve
birçok taraftar toplamışlardır. Bu sufilerle ilgili önemli noktalardan biri ise
eserlerinin kendilerinin dahi önüne geçmesidir. Mesnevi hala Mevleviler
tarafından büyük bir iştiyakla okunmakta, Fususü’l-Hikem hala İslam tasavvuf
anlayışının temel kaynakları arasında sayılmaktadır.
|
|
Devamını oku...
|
|
|
Düşünce ve Notlar
|
|
Yazar Ferdi Ertekin
|
|
“Dinleyen
dillenir dinlemeyen dilsiz kesilir.”
Ser
müezzin-i şehriyari, musahib-i padişahi, reis-i fasl-ı hümayun, Mevlevi-neyzen,
na’athan, hanende Hamamizade İsmail Dede
Efendi (1178–1846)
Giriş
Tarih boyunca insanı öte âleme kanatlandıran,
kendi iç-deruni dünyasında esrarengiz bir yolculuğa çıkaran, insanın nefsanî
yönünü uyuşturan, ilahi nağmelerin, manevi ezgilerin renkli ve huzur dolu bir
ahengi olmuştur musiki. İlahi ezgiler kulaktan girip gönle ulaşır. Gönül
nağmelerden yarı sarhoş yarı mest halde öte dünyanın uçsuz bucaksız ikliminde
huşu ile dolaşır. Vecd hali denen bu ilahi neşenin verdiği huzur ile dolup
taşma, insanı vicdan ve irfan sahibi eder. Musikinin ilahi ezgileriyle gündelik
hayatın telaşından, küçük hesaplarından, menfaat ilişkilerinin o dayanılmaz
ağırlığından sıyrılan insan tarifsiz bir huşuyla adeta kanatlanıp öte âlemin
kapılarını aralar, bu büyük eserin insanın ruh haletinde meydana gelen bu
akisler musikiye özgüdür denilebilir. Altı yüz küsur yıl üç kıtaya hükümran
olmuş, devrin en büyük imparatorluklarına, devletlerine ferman dinletmiş bu
büyük kültür ve medeniyetin bugün yok olmaya yüz tutan, sahip çıkılması,
yaşanılıp yaşatılması gereken en mühim değerleri arasında olan musikimiz ve
maalesef layık olduğu hürmet ve alakayı görememekte.
|
|
Devamını oku...
|
|
|