Tarayıcınız (Internet Explorer 6) güncel değil. Güvenlik ayarlarında sorunlar oluşmakta, bu ve diğer sitelerde may bütün özelliklerin görüntülenmesine mani olabilmektedir. Tarayıcınızı nasıl güncelleyeceğinizi öğrenmek için tıklayın.
X

Burhan Metin

05 Şubat 2001


AB, DEĞİŞİM VE BİLİNÇ SORUNU

Türkiye, Avrupa yolunda ilerlemeye çalışıyor. Uyum süreci kapsamında “Avrupa trafiği” yoğunlaştı. Geçtiğimiz ay içinde Avrupa’dan önemli bir ziyaret gerçekleşti. Birliğin “Genişleme Sorumlusu” Verheugen, Ankara’da idi. Temsilci, katılım ortaklığı belgesine esas teşkil edecek “bilgileri” edindi. Ayrıca Türkiye tarafının sürece ilişkin niyetleri de yoklandı. Bazılarının deyimiyle “ev ödevi” Türkiye’ye yeniden hatırlatılmış oldu. Ancak hatırlatılan “gündemler” Ankara’yı karıştırmaya yetti. Devletin kurumları arasındaki derin görüş ayrılıkları gün yüzüne çıktı.

  • Facebook
  • Tumblr
  • Twitter

Sivil ve askeri bürokrasi, süreci ve öne sürülen şartları tam zıt pozisyonlarda anlamaktaydı. İHÜK’nun raporunda, Dış işlerinin katkısıyla “genişletilmiş anayasal vatandaşlık” tarif edilmekteydi. MGK bu yaklaşımın “azınlık yaratması” riskini hesaba katmaktaydı. MGK, her etnik topluluğun kendi dilini serbestçe kullanması önerisini, “bölücülüğün teşviki” olarak anlamaktaydı. Diğer bir rahatsızlık konusu ise, Kıbrıs’ın durumuydu. AB Komisyonu, çözüm için Kıbrıs’a iki sene süre tanımaktaydı. Ancak bu süre, Rum tarafına değil, Türklere tanınmaktaydı. Türkiye ve KKTC bu süre zarfında çözüme yanaşmaz ise, GKRY, Kıbrıs’ın tamamını temsil eder sayılacaktı; böylece üyelik GKRY ile tam üyelik görüşmeleri başlatılacaktı. Türkiye yeniden, özgürlük talepleri ile güvenlik gerekleri arasında sıkışmıştı. Kopenhag kriterlerinin, Türkiye’ye karşı “kötü niyetle” kullanılacağını gösteren çok sayıda karine mevcuttu. Avrupa, Ankara’yı hesaba katmadan Kürtler ve Güneydoğu ile “doğrudan” muhatap olmaktaydı. Aynı şeyi ABD de yapmaya çalışmaktaydı. Avrupa fonları, doğrudan “siyasi Kürt hareketine” akıtılmaktaydı. Hatta bu merkezler ile siyasi Kürt hareketi temsilcileri ile diplomatik temaslar da “doğrudan” sağlanmaktaydı. Adeta Türkiye, kendi egemen toprağından “atılmak” istenmekteydi. Öte yandan Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları özürleri, inkar edilemez bir gerçekti. İşkence ve kötü muamele ayıbı sürmekteydi. Türkiye bir kez daha kendi gerçeklerinin arasından çözüm yerine kriz üretme becerisini göstermişti. Devletin, AB ile ilgili ortak bir bakış açısının olmadığı “görünür” olmuştu.

Oysa Helsinki sonrasının havası, “kendinden geçercesine mutluluktu”. Türkiye, resmen “tam üyeliğe aday” sayılmıştı. Modernleşme maceramızı nihayet mutlu sonla noktalayacak idik. Kamuoyu, yayınlarla Avrupa sarhoşu edildi. Sanki “aday değil” de, “üye kabul edilmiştik”. Abartının tonu o kadar artırıldı ki, “kokoreç yemenin hükmü” tartışmaya açıldı. Birileri kendi kendilerine “gelin ve AB (güvey)” oldular.

Halkımız, böyle bir hülyaya dalmaya zaten hazırdı. Hürriyet ve refahının eksikliğinin kahrını çekmekteydi. Aynı kahırla, yakınları Almanya kapılarında idi. Kim bilir kaç milyon Türk vatandaşı “kapağı Avrupa’ya atmanın” hayali ve gayreti içindeydi. El kapıları (vize) açılsa, burayı terk etmeyecek kaç babayiğit vatansever vardı? Avrupa, iş-aş ve hürriyet demekti; işte şimdide bu kapıdan içeri girmek üzereydik. Yıllarca peşinden koştukları “siyasi kurtarıcılar” onlara ne verebilmişti? Bal tutan parmağını yalamıştı. Halk ta umutsuzca onları seyretmişti.

Avrupa kapılarında hal-i pür melalimiz

Bu ülkenin “ulusalcıları” vardır. Kendilerini “memleketin biricik” sahibi sayarlar. Militan bir demokrasi arayışı içindedirler. Aslında demokrasiyi istedikleri “meşkuktur”. Ancak lafın doğrusunu söylemeye dilleri varmaz. Ulusal bağımsızlık sözü dillerinden düşmez. Ama bağımsız kılmaya çalıştıkları ulusun somut insanları, bin bir türlü tutsaklığın esiri halindedir. Zaten bağımsızlığına sahip çıktıkları ulus da, muhayyel bir öğedir. Bu ülkenin yaşayan somut insan teklerini içermez. Onların acıları, sevinçleri, inançları, gelenekleri ve töreleri ulus sayılan topluluğa ait değildir. Üstelik bu tarihsel somut toplumsal gerçeklikler ulusa yönelen tehditlerdir.

Bu ulusalcılar, iktisadi bir oligarşi ile senli benlidirler. Aralarında sembiyotik bir ilişki biçimi vardır. Çünkü ikisi birlikte, kamusal gücü denetlemektedirler. Oligarşinin bürokratik ayağında (dar) ulusalcılar durmaktadır. İktisadi ayakta ise, “kolektif kaynak ve servetin” hürce ve hakça oluşması ve dağıtılmasını istemeyen büyük burjuva unsurlar bulunmaktadır. Bu ayaklar, Türkiye’nin müesses düzeninin çatısını çatarlar. Bürokratik ve ekonomik iktidar, oligarşik bir siyasi düzende kendini var eder, pekiştirir ve yeniden üretir. Oligarşik siyasi düzeneğin en etkili yeniden üretim araçları ise, siyasi partilerdir. Bunların toplamı, hürriyetçidir. Ama en çok da bu ülkeye gerçek hürriyetin (demokrasinin) yerleşmesinden korku içindedirler. En büyük korkuları özgürlüktür. Fakat özgürlük satarak idame-i hayat ederler. Bir de bunlara göre, Türkiye’nin kahir ekseriyeti, vatan hainidir: Muhafazakarlar, solcular, dindarlar, Aleviler, Kürtler… Bunlar, AB destekçisi görünürler. Çünkü Avrupacı olmak “yeni modadır”.

Türkiye’deki sol yönelim zaten Avrupa’dan yanadır. Bütün kavramsal avadanlıkları Avrupa içidir. Zihni formasyonları, Avrupa kültür verilerinin ekseninde üretilmiştir. Avrupa, zaten solun kızıl elmasıdır. Ulusalcı sol bazı ayrık seslere rağmen, her türlü fikri, siyasi, iktisadi ve hatta organizasyon destekleri Avrupa merkezlidir. Avrupa da her durumda Türkiye’de özellikle militan solu korumaktan geri durmamıştır. Kürt siyasi hareketi de öteden beri, “dış destek aramaya” pek düşkündür. Epey zamandır aradıklarını da bulabiliyorlar. AB-Türkiye ilişkileri gündeminin tam ortasına oturmuş vaziyetteler. Avrupa, sol ve Kürt içerikli her davanın yılmaz takipçisi oldu. Ata sözümüz der ki ” elden gelen düğün bayram.”

Sol ve Kürt cepheye bir katılım da yenilerde gerçekleşti. Bu ilk bakışta biraz garipsendi. Milli Görüş hareketi de Avrupa kapılarındaydı. Avrupa’dan eman istemekteydi. 28 Şubat, milli görüşçüleri de Avrupa sahnesine çıkarttı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, hak aramanın son adresi oluvermişti. Ama Avrupa şimdilik islamcıları, uzaktan sevmeyi tercih ediyordu.

Nihayet Avrupa, uzak hayal olmaktan çıkmış, Türkiye içi alana katılmıştı. Ama katılma biçimi, bir başkaydı. Avrupa, itizal edenlerin ve mağdurların sığınağı oluvermişti. Artık Avrupa, cumhuriyetçilerin modernleşmesinin son hedefi değil, cumhuriyetçi dayağı yiyenlerin hamisiydi. Cumhuriyetçilerin (devletçilerin) misyonu, şimdi kendilerine karşı çevrilmişti. Oysa gariban Türk halkı, Avrupalı olmamak-adam olmamakla az mı aşağılanmıştı. Şimdi devletin sert çekirdeği, Avrupa’yı iç işlerine el atmakla suçluyor. Devlet, kendi dikte ettiği misyonun karşı cephesinde. Üstelik bu defa Avrupa eliyle etrafına TC vatandaşlarından bir kuşatma çemberi örülüyor.

Avrupa karşısındaki halimiz iç karartmaktadır. İki yüzyıllık tarihimizde hiçbir sorunu vuzuha kavuşturmuş değiliz. Çözemediğimiz her sorun yeni boyutlar kazanarak yeniden önümüze çıkıyor. Yüzleşemediğimiz “derin açmazlarımız” tehlikelerle yüklü bir geleceği anlatıyor.

Küçük Asya, hala kendi iradesi ile değil, dışsal iradelerin itmesiyle değişmektedir. İç dinamiklerimiz, dış dinamikler karşısında dağılmaktadır. Kendi modernleşmesini yaratamayan Türkiye, yaşanan zamana ayak uymaya mecbur edilmektedir. Yaptığını başkasının eliyle ve iradesiyle yaptığı için de, kendine özerk bir karar alanı açamamaktadır. İstemediği tavizlere ve ya parya muamelesine müstahak hale gelmektedir.

Değişimlerin hepsi, kerhen yaşama geçirilmiştir. Meşrutiyete geçer gibi yapılmıştır. Cumhuriyete geçer gibi yapılmıştır. Demokrasiye geçer gibi yapılmıştır. İki yüz yıllık değişimlerimiz adeta “kerhen” yaşanmıştır. Osmanlı yabancı elçilerin baskılarını savuşturmaktan bitap düşmüştü. Cumhuriyet, yabancı başkentlerin baskıları altında bunalıp duruyor. Hala Ankara’dan dünyaya bakan bir odak yok. Güç avcıları, yabancı başkentlerin gözlüklerini kullanıyorlar.

Biz Küçük Asya sakinleri, “zayıf tarihselliğimizin” tüketen sarmalından çıkamadık. Ne milleti, ne devleti, ne hukuku, ne siyaseti, ne çıkarı tarif edebildik. Hatta ne nefretimizi ne de sevincimizi tanımlayabildik. O nedenledir ki, iki asırdır kakafonik bir konuşma(ma) içindeyiz. İki asırdır irtica gelmektedir. Laiklik elden gitmektedir. İki asırdır “güvenlik mi özgürlük mü”, “hukuk mu hakimiyet mi” kısır çekişmesinde bunalıp durmaktayız. Küçük Asya’nın gök kubbesinin altında her şey biteviye tekrar ediyor.

Ve yine bir trajedidir ki, çözümün üzerinde anlaşılmış aktörleri ve araçları yok. Çözümün adresi olması gereken unsurlar, “derin sorunun” parçaları. Ne siyasi partiler, ne sivil toplum (!) kesimleri, ne de devletin kendisi. Devlet aklını (kolektif siyasi aklı) yitirmenin boşluğunda salınmaktayız.

Avrupa’da sol konjonktür

Türkiye neden tam üyeliğe aday sayılmıştır? Avrupa, Helsinki’ye nasıl gelmiştir?

Bunun sorunun cevabı, Avrupa’nın içinde bulunduğu sol konjonktürde bulunmaktadır. Avrupa sol bir devrede bulunmaktadır. Avrupa’nın neredeyse bütün ülkelerinde sol nitelikli hükümetler iktidardadır. En önemli nokta, Avrupa bütünleşmesinin kurucu ve taşıyıcı ülkeleri Almanya ve Fransa’da sol yönetimler var. İngiltere’yi bu kapsamda saymıyoruz. Çünkü Avrupa birleşmesi İngiltere açısından kaygı konusudur. İngiliz refleksi, birleşmenin içerden kontrol altında tutulmasıdır. Hatta mümkün olursa ele geçirilmesidir. İngiltere, İngiltere’dir. İngiliz, kendini Avrupalı olarak anlamaz.

Avrupa siyaset sahnesinde (radikal olmayan) sol, Atlantik tarafına düşer. İkinci savaştaki faşist dalga, sol ve Atlantik güçlerini bir araya getirmiştir. Çünkü Avrupa’ya demokrasiyi geri getiren Atlantik’dir. Solu yok olmaktan kurtaran da aynı merkez, yani Amerika’dır. Oysa birleşik Avrupa projesi, sağın projesidir. Katolik eğilimlerden beslenir.

Avrupa sağı, sarsıntı geçirmektedir. Alman Birliği’nin babası mahkeme kapılarındadır. Kendi ülkesinde aklanmaya çalışmaktadır. Bu arada Avusturya aşırı sağı (tam da Kohl meselesi gündemde iken) sürpriz bir siyasi patlama göstermiştir. Ancak bu “germen tehdit”, “uluslar arası demokratik kurumların(!) baskısıyla” püskürtülmüştür. Alman sağı, “kısa vadede” etkisizleştirilmiştir.

Fransa da Jospin ile sola teslimdir. Atlantik Projesinin ezeli rakibi Fransa, nötralize edilmiştir. Avrupa siyaset sahnesi, Atlantik operasyonlarına hazırdır.

Helsinki kararını, Fransız ve Alman sağının duayenleri “iki yüzlü” bir karar olarak tanımlamışlardır. Avrupa sağının ortak kanaati şudur: Türkiye kandırılmaktadır. Karara imza atanlar, inanmadıkları bir sözü vermişlerdir. Türkiye, Avrupa’nın eşit bir parçası olmayacaktır. Avrupa sağı, Helsinki kararını tanımamaktadır. Atılan imzaları, boşluğa atılmış saymaktadırlar.

Aslında Helsinki’den bugüne sürecin ilerleyişi, Avrupa sağını teyit etmektedir. Birlik üye ülke ve organları temsilcilerinin tavır ve beyanları, sürekli bir belirsizlik taşımaktadır. AB, Türkiye için kendini bağlayıcı hiçbir somut adım atmış değildir. Türkiye’nin üyeliği, “kırmızı balıkların kavağa çıkması” havasında konuşulmaktadır. Somut tek gelişme, Avrupa’dan gelen denetçi sayısındaki artışta görülmektedir.

Fransız ve Alman sağının başını çektiği “irade”, “global aktör Avrupa” hedefini gütmektedir. Bunun için Atlantik’ten bağımsızlaşmak isteğindedir. ABD ve İngiltere’nin oluşturduğu Atlantik cephesi ise, Avrupa’nın bağımsızlaşma isteğini meydan okuma olarak görmektedir. Asya’da Çin gibi devasa tehditler varken, Avrupa’nın “global oyuna” bağımsız ve hatta Atlantik karşıtı olarak bir unsur olarak katılması, ABD’ye karabasanlar gördürtmektedir. Öyleyse Avrupa bütünleşmesi, kontrol edilmelidir. Avrupa bütünleşmesinin yönü “yatay yayılmaya” zorlanmalıdır. Avrupa, global politik ve özellikle global güvenlik işlevlerinden uzak tutulmalıdır. Gerçekte de, güvenlik ekipmanları ve işlevleri alanında Avrupa ile Atlantik arasında hesaplanan açık en az 20 sene olarak hesaplanmaktadır. Avrupa, ekonomik güç olarak kalmalıdır. Ancak yardımcı unsur olarak Atlantik’in yanında politik ve güvenlikle ilgili rolleri üstlenmelidir.

Bu kapsamda Türkiye, Avrupa’yı paranteze alacak ve parantezde tutacak pozisyondadır. Daha ötesinde Türkiye farklı dini ve kültürel mensubiyetiyle, çoğulcu (ve barışçı) bir Avrupa’nın kurulmasına katkı sağlayacaktır. Avrupa’nın homojen ve kolayca saldırganlaşan kültürel bilinç altının “değiştirici çarpanı” rolünü üstlenecektir.

Temel etken ise, Türkiye, ABD’nin Avrasya siyasetinin kilit ülkesidir. Türkiye, Avrasya politiğinde rol üstlenecektir. Ama Avrupa’yı da dengeleyecektir. Bu denli jeo politik önemdeki bir ülkenin siyasası “kendi irade ve çabasıyla” derlenip toparlanmaktan uzaktır. Avrupa üyeliği, Türkiye’nin evini düzeltmesine, üstünü başını toparlamasına katkıda bulanacaktır.

Helsinki kararının ABD inisiyatifinin sonucu olduğu açıktır. Maalesef Türkiye’nin terbiye edilme sürecinin bir parçasıdır. Kendi çözümlerini üretemeyen TC sakinleri, “dış çözümlere” zorlanmaktadır. Ancak üyelik konusunda nihai karar, tek başına ABD’nin elinde değildir. Finali Avrupa’nın kararı belirleyecektir. Ancak finalin Türkiye’nin lehine olmayacağı görülmektedir. Avrupa, adaylık sürecini, oyuna dahil etmek zorunda kaldığı Türkiye’yi “azami tavize” zorlamanın aracı olarak kullanmaktadır. Türkiye’ye yaklaşımı “oportünisttir”.

Türkiye dışında her aktör, stratejik planlamayla davranmaktadır. Hedefini, hedefe varmada kullanacağı araçlarını, araçların taktik kullanımını tayin etmiştir. Türkiye açısından sorun tam da bu noktadır. Türkiye, kendi bilincinde bir özne değildir. Bilinç dağınıklığı veya bilinç bulanıklığı içindedir. Global oyunda yerini, kendi iradesi değil, başka iradeler tayin etmektedir. Aklı ve iradesiyle değil, mecburiyetleriyle yoluna devam etmektedir. Üzerine kurgulanan planları “anlamak” çabası içinde olduğu bile şüphelidir. Ayıkması, “kör gözüne parmaktır”.

Artık şunu itiraf etmeliyiz: Türkiye, kontrol altında bir ülkedir. En azından bu gerçeğimiz ile yüzleşmeliyiz. Bu itiraftan sonradır ki, kendi milli-siyasi bilincimizi oluşturmanın hummalı çabasında olmalıyız. Yoksa Türkiye gemisini salimen idare etmenin imkanları azalmaktadır.

21. asrın başındaki yakıcı önceliğimiz “milli ve demokratik bir bilinci” inşa edebilmektir.

  • Facebook
  • Tumblr
  • Twitter
505 Defa Okundu