BUNCA YILDAN SONRA AYRILIK MI? BELKİ BİRAZ
Onyıllarca Fransız-Alman ittifakı, zorlanarak ta olsa, bugün adına Avrupa Birliği denen şeyin gelişimine temel oldu. Ancak ilişki bugünlerde her zamankinden daha sancılı
Geçen ayın Nice’de toplanan sıkıntılı bir AB zirvesi Fransız Alman ilişkilerini yeni bir soğukluğun eşiğine getirdi. Şansölye Gerhard Schröder Avrupa’nın inşaı için yapılan ortaklığın “yeni bir tanımını” talep etti. Bu bir tehdit mi, yoksa zeytin dalı mı? Daha büyük bir Avrupa’daki Alman niyetlerinden kuşkulu Fransızlar cevaptan emin değil. Cevabı Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Bay Schröder 31 Ocak’ta Strasbourg’da buluştuklarında öğrenmeyi umuyorlar. Buluşmayı ayarlayan Bay Chirac ise neredeyse bir şok yaşıyor.
Fransızlara göre buluşma bir dış ilişkiler tecrübesi olacaktı; samimi bir akşam yemeği, Nice’den sonra olan biten üzerine dedikodular. Bay Schröder ise çok daha ciddi birşeyden sözediyor: Gerçek bir tartışma. Dahası o kendi “yeni tanımını” geçen hafta yaptığı Avrupa entegrasyonu ile ilgili “cesur” yeni adımlar atılması çağrısı bağlamında görüyor.
AB’nin geleceğine ilişkin farklı görüşler iki konuşmada su yüzüne çıktı. Fransa dışişleri bakanı Hubert Vedrine geçen hafta Berlin’de Nice pragmatizmini övdü. Kurumsal reformlar konusunda somut adımlar atamayan 1997 Amsterdam Anlaşması’nın tersine Nice anlaşması oy oranlarını yeniden düzenlemiş, vetoları sınırlamış, Avrupa Komisyonu’nda reform yolunu açmış ve diğerlerinden daha hızlı gitmek isteyen ülkeler arasında daha sıkı işbirliğine imkan vermişti. Bugünün 15 AB ülkesinin de, yeni üyelerin de hepsi bunları kabul edeceklerdi: Sonuç büyük vizyon değildi, ama “tanım gereği bir uzlaşma; demokratik ve pozitif bir uzlaşma” idi.
Ancak Almanlar bir vizyon arayışını sürdürüyor. Bay Vedrine pragmatizmi överken Bay Schröder bir AB Anayasası çağrısını yapıyor; bunu AB komisyonu da istiyor. Komisyonun başkanı Nice’de neredeyse horlandı ve Bay Schröder tarafından gösterişli bir biçimde destekleniyor. Onun ve dışişleri bakanı Joschka Fischer’in fikirlerini biraraya getirirsek ortaya, belki başında seçilmiş bir başkanı, uluslarüstü bir hükümet olarak işleyecek AB Komisyonu ve gerçekten yetkili parlamentosuyla bir Federal Avrupa vizyonu çıkıyor. Bu çok da uzun sürmemeli: Nice’de Almanlar 2004’te yeni bir hükümetler arası AB konferansında bir anlaşma taslağının görüşülmesinde ısrar ettiler.
Bu, çok az Fransız politikacısının paylaştığı bir görüş. Eski AB Komisyonu başkanı ve tek Pazar-tek para projesinin mimarı Jacques Delors bile öngörülebilir gelecek için “bir ulus-devletler konfederasyonundan” sözediyor.
Gerçekler Devreye Giriyor
İki ülkenin ittifakı sıksık sıkıntılar yaşadı ise de bu bugünkü kadar olmadı. Ve sorunun kökü de geçiştirilemeyecek bir yerde duruyor: Somut gerçeklerde: Bugün birleşmiş Almanya bir dev ve AB tek para havzasının büyük bölümünü oluşturuyor. François Mitterrand zamanında Fransızlar Almanya’yı birleşik bir Avrupa içinde sınırlayabileceklerini düşünüyorlardı. Bay Chirac zamanında ise kendileri burada boğulmaktan korkuyorlar ve -Amerikan hegemonyasına direnen de Gaulle gibi- ulusal bağımsızlığı en iyi savunma hattı görüyorlar.
Öte yandan Almanlar da aşırı gelişmiş kaslarını şişirme niyetinde değiller. 1998’te iktidara geldiğinde Bay Schröder açıkça ve haklı olarak artık Almanya’nın “normal” bir ülke olduğunu, kendi çıkarlarını savunma hakkı bulunduğunu söylemişti. Yine de bir yıl sonra “kendi başımıza getirdiğimiz geçmişin felaketlerinden öyle kolayca sıyrılamayız,” demişti, “hatta belki bunu denememeliyiz.”
Schröder, Nice’de Fransa’dan Bay Chirac’ın Almanya hakkında açık ettiği şüpheler karşısında şaşırdı. AB Bakanlar Konseyi’nde seçim konusunda reform yapılmasını isteyen Alman çağrılarını, Almanya’nın kalabalık nüfusunu konseye yansıtacağı gerekçesiyle, kesinlikle reddeden Fransız Cumhurbaşkanı, sözlerine devamla Fransa’nın iki dünya savaşından sonra barış ve uzlaşma istediğini, “ancak bunun mutlak eşitlik zemininde olabileceğini” söyledi. Bu Bay Schröder’de soğuk duş etkisi yaptı. Savaştan sonraki 55 yıl boyunca Alman tutumunun toptan değişimine rağmen süregelen bu inatçı güven eksikliği onun Fransız liderinden beklediği şey değildi. Ne de olsa Bay Chirac daha birkaç ay önce, diğer bazı Fransız liderlerin aksine “Almanya’nın birliğini tekrar kazanacağı günün geleceğini hep umduğunu ve beklediğini” söylemiş ve “büyük bir gücün büyük uluslar sahnesine” geri dönüşünü selamlamıştı.
Ama Almanya, çekinerek de olsa, kendi çıkarlarını kollamaya kalktığı an Paris’ten yeni bir Alman hegemonyasına karşı uyarılar yükseliyordu. Almanlar sürtüşme istemediler. Ancak, artık Fransa’nın ve özellikle onun elitinin, soğuk savaş sona erdiğinden beri dünyanın değiştiğini anlamasını istiyorlardı. Beğenilsin veya beğenilmesin Almanya artık bir devdi. O tekbaşına bütün AB gayrısafi üretiminin üçte birini sağlıyordu, ve kısa süre sonra genişleyen AB’nin kalbi olacaktı. Açıkça Almanya “eşitler içinde birinci” idi.
Yine de Almanya’nın hala Fransa’ya ihtiyacı var. Tekbaşına gitmek istemiyor ve bunu yaptığı an derhal bir anti-Alman ittifakı ile karşıkarşıya geleceğini biliyor. Dolayısıyla Bay Schröder farklılıkları kapamak için elinden geleni yapacaktır. Geçen hafta söylediği gibi, AB’nin geleceğe uzanan yolunda “Fransa en önemli ortağımız olarak kalacaktır”; ve bu gelecek için, Bay Schröder’e göre, en önemli görev AB’nin genişletilmesidir. O kendi federalist kaygılarını buna karşıtlık olarak değil bir katkı olarak görmektedir.
Fransız-Alman işbirliği artık eskisi gibi değil: İki ülkenin son büyük ortak faaliyeti Euro idi ve yedi yıl önceydi. Ancak her ikisinin de kuvvetli duygusal bağları var. Bay Schröder’in diplomatik Danışmanı Michael Steiner, başka hiçbir iki AB ülkesi arasında olmayan “tarif edilemez bir mistik havadan” sözediyor.
Yine de bağlar her zaman bu kadar özel kalacağa benzemez. Giderek her ülke çeşitli konularda değişik ortaklar arayacaktır. Özel ilişkiler devam edecek, ancak, an azından gelecek yılın Fransız cumhurbaşkanlığı seçimleri bitene dek, daha az özel olacaklardır. Neo-Gaullist cumhurbaşkanı ile sosyalist başbakan, biryandan işbirliğine uğraşırlar, diğer yandan da gelecek seçimde birbirlerini devirmeye hazırlanırlarken, Fransa güvenilmez ortak görüntüsü vermektedir. Eğer Bay Chirac kaybederse Almanlar ağlamayacaklardır. Onlara göre Lionel Jospin’in Avrupa’ya daha pragmatik bir bakışı var görünüyor ve kendisiyle iş yapmak daha kolay olacaktır.
Fransız tarafında ise seçimler dikkatli olmayı gerektiriyor. Eğer Almanlar maceracı fikirler söylemek istiyorlarsa söylesinler. Ne de olsa son bir kamuoyu yoklamasında Fransızların %55’i Bay Fischer’in görüşlerine katıldıklarını söylemişlerdir. Ama gelecek yılın Fransız seçimleri ve bu Mart’taki yerel seçimler iç konular üzerinde gelişecektir. Niye seçmenleri Avrupa üzerine yeni fikirlerle huzursuz etmeli? Dahası Fransa’da sol da sağ da bu fikirler konusunda bölünmüş durumdadır.
Dolayısıyla Fransa zamana oynayacaktır. Gelecek haftanın toplantısı Fransız-Alman ittifakının yine düzgün işlediğini dosta düşmana göstermek için iyi bir fırsattır. Sonuçta uzlaşılan konular, örneğin “Avrupa sosyal modeli” uzlaşılmayanlardan daha çoktur. Bundan sonraki aylarda, 2004 yılı hükümetler arası konferansına dek perde arkasında yapacak çok iş vardır: Almanya, yeni kuşak politikacılarının çok “saldırgan” olmamaları için ikna edilecek ve, özellikle daha büyük bir AB içindeki Avrupa politikası, en iyisi değil, ehven-i şer olacaktır.
Hepsinden önce Fransızlar Almanlara, bu ay Alman muhalefetinin dış ilişkiler konusundaki sözcüsü Karl Lamers’in Le Figaro ile bir görüşmede tekrarladığı, Kohl döneminden kalma bir özdeyişi hatırlatacaklardır: Doğru Hedef Alman bir Avrupa değil, Avrupalı bir Almanya’dır.
Bunu bütün Almanlar bilir ve söylerlerse de, kendilerine söylenmesinden pek hoşlanmazlar.
Kaynak: Economist, 27 Ocak 2001, Berlin-Paris


