DEVLET Mİ, MİLLET Mİ ÖNCELENECEK PROBLEMATİĞİ VE BU KAPSAMDA BAŞÖRTÜSÜ TRAJEDİSİ
Birçoğumuzun tanımını belki de iyi yapamayarak ifade etmek istediği ve bellibaşlı sorunlarımızın kaynağında sanırım, bu soru var:
“ Millet, devletten daha alt bir aşama mıdır?”
Bilindiği üzere bu soruyu soran düşünür Hegel.
Hegel; cevap olarak sivil toplumu ,yani milleti; politik toplumdan, yani devletten daha alt bir aşama olarak görmekteydi.
Aydınlanma çağı ve sonrasında; kimi milliyetçi uygulamalardan, devlet içinde sivil toplumun ezilmesi anlayışına dayanan jakoben yaklaşıma, hatta uç örnek olarak Bonapartist, diktatoryal, faşist uygulamalara kadar tarihi örneklerin ilham kaynağını; bu kanaat oluşturuyordu ; yani milletin devlete göre tanımlanması esas alınmalıydı.
Millet’in, devlet içinde varolan, ona sadakatle bağlanan topluluk olduğu anlayışı idi.
Ülkemizde de pekçok bilimadamı, politikacı, bürokrat, yargıç vs. bu görüşe yatkındır. Derler ki;
“1856 Vilayat nizamnamesi çıktığından beri bizim devletimiz Bonapartist’tir.”
“Cumhuriyet kurulduktan sonra jakoben uygulamalar gerekliydi, halihazırda da millet yeteri kadar aydınlanmamıştır, sadakat sorunu çözülene dek, metazori olsa da, bu yaklaşım sürecektir.”
Vs. Vs. bildiğimiz, kanıksadığımız ifadeler. Darbeler bu anlayışın gereği olarak gerçekleştirildi. Anayasalar; sadakat sorunu esas alınarak yazıldı.
Devletimiz; iyi-kötü içe ve dışa karşı kendisini koruyageldi. Hep bilineni tekrar, ancak burada da yazalım, güvenlik esası teşkil etti, Cumhuriyetimizi kollama, demokrasiye öncelendi, vs.
Esasen yeri geldikçe kısaca bahsetmek istediğimiz üzere; peki sivil olan, yani millet; politik aksiyon olarak ortaya ne koydu sorusu; cevabı açısından pek hazin bir sorudur.
Yeniçeri isyanları, 31 Mart hadisesi, Kürt isyanları, 27 Mayıs – 12 Eylül’e giden sokak çatışmaları, solun Kemalist restorasyona takılmış Milli demokratik devrim arayışı, İslamcılığın RP macerası, devleti hedef haline getirmiş yoz bir liberal tarz, en son belki de Hizbullah vs. hangisini tutsanız elinizde kalacak, etki-tepki dinamiğinin ötesine geçememiş, bir tarihi diyalektik karşımızda.
Millet – devlet imtizacı örneği kuva-yı milliye hareketinde var. Öncesindeki tarihi tecrübe ,Cumhuriyetimiz‘in kuruluşuna giden bu örneği oluşturabildiğine göre; 1923 sonrası tarihi tecrübe de; bu olgunluğu yaratabilmelidir.
Açıkçası, bu site de; bu iddianın derinliğine dair kanaat ve bunun yolu, yordamına katkı amacıyla vücut bulmuştur.
Devletin idari cihazını; milletin değerler skalasını ,kültürel ve sivil niteliklerini öne çıkararak değil de, farzı muhal evhamlardan kalkarak teşkil ettiğinizde; içinden çıkılmaz bir karabasanı davet ediyorsunuz demektir. Devlete kutsallık atfederek tarz-ı siyasetini, milletine karşı aşırı kuşkucu bir zemine yerleştirerek kriz yaratan siyaseti; ikna etmenin yolu nedir? diye soracak olursanız; benim şahsi cevabım; beyhudedir, olacaktır. Yapılması gereken jakoben, bonapartist, faşist anlayışın Cumhuriyetimiz içerisinde izole edilmesinin , ekarte edilmesinin çabası olmalıdır. Yakın zamanda devletperest anlayışın; kamuoyu oluşturucu enstrümanları nasıl yetkinlikle kullandığı görüldü. Diğer yandan RP politikasızlığında öne çıkan içi boş bir tahrik, krizi derinleştirdi.
Türban tartışmalarında da, bu problematik gündemdedir.
Biliyor musunuz; 1982 yılına dek, türban kelimesini duyan başörtülü hanım sayısı pek azdı. Zamanın YÖK başkanı İ. Doğramacı; başörtüsünün irticai simge olduğunu, Avrupa’daki modern hanımların taktığı gibi, asriliği temsil eden türban takılırsa, bu öğrencilerin üniversitelere girebileceğini ifade etmişti. Bu görüş; YÖK kararnamesinde yeralarak serbestiyet sağlanmıştı. Bir objenin siyasal simge olabilmesi için tarihselliği olması gerek. Öyle değil mi? Topu topu 18 yıl önce; başörtüsünün türbana dönüşürse, ancak modernliğe bürüneceğini icat edenlerle; peşisıra yıllarda, tersine, bu kez türbanın irticai simge olduğunu icat ederek kin duyanlar, aynı insanlar. Bu tarihi gerçek , nedense gündeme hiç gelmemektedir. Şimdi zannediyor musunuz ki; irticai ve siyasi simge olarak kurguladıkları türban yerine; önden bir düğüm atılarak babaannelerinin başörtü biçimi teklif edilse; kaprisleri dinecektir. Hiç zannetmiyorum. Ancak bunun gibi başörtüsünün takılış tarzına ilişkin farklı yaklaşımlar sunularak, yada örneğin başı kazıtmak gibi reddediş biçimleri gösterilirse; bu belki de genel kamuoyu desteği sağlayarak, devletin kanunlarının önceliği paravanının arkasından zulmü mübah görenlerin kozlarını elinden alabilir. Neden denenmiyor, anlayamıyorum.
Devletimizi bu anlayışa terkedemeyiz.
Yoksa milletimiz de, kendini devletin alt aşaması olarak mı görmektedir? Bu topraklarda hep böyleydi diye aydınlarımız çok söylerler de.


