GENELKURMAY 2. BAŞKANI NE SÖYLEDİ?
Genelkurmay II. Başkanı Yaşar Büyükanıt, Makedonya’da başlayan çatışmaları değerlendiği açıklamasında Makedonya UÇK’sı ile PKK arasında ilinti kurarak, “dost bilinen ülkelerin ” UÇK’ya desteğinden söz etti. Büyükanıt’ın bahsettiği “dost ülkeler” ayrı bir tartışmanın konusu olmakla birlikte Arnavutlar ile PKK ve Kürtler arasında benzerlik kurulması hafızalarımıza yabancı değil.
Sırbistan yönetimi yıllar önce Kosova Arnavutlarının “kendi Kürtleri” olduğu propagandasını geliştirdi. Sırplar bu yolla, Arnavutları ayrılıkçı eğilimler içinde terörist bir halk gibi gösterip Kosova’da sürdürdükleri işgali uluslar arası kamuoyunda meşrulaştırmayı ve belki ondan daha önemlisi Türkiye’nin Arnavut sorunuyla ilgilenmesini engellemeyi hesaplamaktaydılar. Türk yetkililer o dönemde bu benzetmeyi protesto bile etmemiş, “bu kıyaslama ile Arnavutlara terörist demek istiyorsanız, biz kendi Kürt vatandaşlarımızı böyle görmüyoruz” bile diyememiştir. Öte yandan bir yabancı devletin, başka bir devletin bir kısım vatandaşları için “terörist ve bölücü” sıfatını ima eden açıklamalar yapması diplomatik rezalettir. Buna cevap vermeyip bu hakareti kabullenmek ise daha büyük diplomatik rezalettir.
UÇK ile PKK arasında ilinti kuran “diskurun” askeri bürokrasinin tepe isimlerinden biri tarafından, NATO’nun Kosova operasyonu ve Miloseviç’in iktidardan uzaklaştırılması (ve geçtiğimiz gün hapsi boylaması) ile Balkan siyasi dengelerinin tümüyle değiştiği bir vasatta yeniden dile getirilmesi bu propagandanın Türkiye’yi tahminlerin ötesinde etkilediğini ortaya koydu.
Türkiye askeri bürokrasisinin Makedonya’daki çatışmayı Sırbistan ile “aynı pencereden” görmesi gerçekten şaşırtıcı. Oysa ne Kosova ne de Makedonya Arnavutları ile Kürtleri aynı kefede ele almanın anayasa hukuku, devletler hukuku ve tarihi ve sosyal gerçekler bakımından hiçbir geçerli temeli yoktur. Sayın II. Başkan Türkiye’nin bölgedeki dış politik marjlarını daraltacak acele ve ayaküstü bir açıklamada bulunmadan önce Makedonya meselesinin mahiyetini “uzmanlarından” sorup öğrenmeliydi. Silahlı Kuvvetler gibi son derece önemli bir kurumun iki numaralı yetkilisinin ülkemizi doğrudan etkileyecek kalıcı sonuçlara gebe bir soruna bakışındaki “miyopluk” affedilir gibi değildir.
Aynı zamanda bir Balkan gücü olan Türkiye’nin, üstelik dost ve akraba bir toplumla ilgili bir meselede elinin kolunun bağlanması kabul edilemez. Belki elini kolunu bağlamak bile bu çerçevede söylenebilecek hafif bir eleştiri olarak kalmaktadır. Türkiye adeta kendisi ile kavga edercesine bu açıklamayla Makedonların yanında saf tutmuştur ve Arnavutlar küstürülmüştür. Siyasal ve toplumsal bilinç sapmasının semptomlarından birisi de “dostunu düşman, düşmanını dost edinmek”tir.
Dışişleri Bakanı Cem’in CNN’e verdiği röportajda Makedonya sorununda Yunanistan ile uyum içinde bulunulduğu beyanı da izah edilir gibi değil. Yunanistan, Arnavutluk’tan başlayarak adım adım Balkanlarda nüfuzunu artırmış ve uluslar arası alanda kullanacağı ismi bile değiştirmek zorunda bıraktığı Makedonya’nın ekonomik ve hatta siyasi hayatına yerleşmiştir. Türkiye Balkanlarda Yunanistan ile olsa olsa rakip güç olabilir; çünkü iki ülkenin bölgedeki ulusal menfaatleri çelişiktir ve çelişik olmaya da devam edecektir. Yunanistan’ın bölgedeki her kazancı Türkiye’nin kaybıdır. Türkiye’nin bölgeden uzak tutulması Yunan diplomasisinin “megalo ideası”dır. Aksine bir kanaatin öne sürülmesi tarihi ve jeopolitiği hiçe saymaktır. Yunanistan’ın Balkanlarda başını alıp gitmesinin, Kıbrıs ve Ege sorunları yeniden masaya geldiğinde nasıl bir yakın tehlike olduğu anlaşılacaktır. Türkiye, o zaman çepeçevre kuşatıldığı acı gerçeği ile yüzleşecektir. Belki Yunan Dışişleri, o zaman da Türk Dışişleri Bakanı’nın sözlerine atıf yaparlar ve “Türkiye neden rahatsız oluyor; Türk ve Yunan dışpolitik tezleri uyum içinde değil miydi; bunu Türk Dışişleri söylemedi mi?” derler.
Türk dışişleri bakanlığını değerlendirenler bu kurumun bazı mensuplarının “aidiyet krizi” yaşadıklarını ve yoğun bir Avrupacı refleks gösterdiklerini iddia ederler. Bu iddianın ne ölçüde doğruluk payı taşıdığını tespit edecek durumda değilsek de, ülkemizin “tarih derinliği” taşıyan tek kurumu olan TSK’nin II. başkanının “perspektif körlüğü” taşıması yadırgatıcıdır. Üstüne üstlük TSK’nin kurmay kadrosu “stratejik düşünmenin” öğretildiği okullarda eğitilmektedir.
Türkiye, iç sorunların “kısır parantezine” sıkışarak Avrasya jeopolitiğinin baş aktörü olma şansını yitirmektedir. Ekonomik ve sosyal sorunlar içinde çırpınan ülkemizde sadece sıradan insanların yaşamları değil, anlaşılan “yönetici akıl” da daralmaktadır. Her ülke tarihinin belli zamanlarında sıkıntılar ile yüz yüze kalabilir. Önemli olan sıkıntılar ile mücadele edilmesini ve aşılmasını sağlayacak “yönetme ferasetinin” korunmasıdır. Başkalarının yakıştırdığı “yer” değiştirilip, Türkiye’nin imkanlarına ve gerçeklerine dayanan yerli-milli ve demokratik bir “siyasal akıl” geliştirilmeden ne içte ne dışta “kriz durumu” bitmeyecektir.


