İKİNCİ BAHAR VE SİYASET MEYDANI VESİLESİYLE
İkinci Bahar; senaryosunun gücü, kurgusunun mükemmelliği, karakterlerinin sahiciliği ve oyuncularının son derece başarılı performanslarıyla dikkati çeken bir dizi film olarak zihinlerimizde bir iz bırakarak sona erdi.
İkinci Bahar ekranlarda oynadığı sürece sürekli artan bir seyirci kitlesini ekrana çekti. Gittikçe pembe dizi hüviyetine bürünen son bölümleri çok daha fazla seyirci tarafından izlenir olmuştu. Dizinin etkisi öylesine boyutlara ulaşmıştı ki, toplumun geniş bir kesimi, dizinin ekranlara geldiği Perşembe günleri için program yaparken diziyi hesaba katar haline gelmişlerdi. Ankara Sosyal Araştırmalar Merkezi tarafından Ocak ayında yapılan kamuoyu araştırmasına göre, % 33,2’lik bir oranla en başarılı TV dizisi olarak değerlendirilmiş.
İkinci Bahar, ekranlarımızda arz-ı endam ederken de konuşuluyordu, dizi bitti yine konuşulmaya devam etti. Dizinin oyuncuları, yeni ve eski yönetmenleri, senaristleri, yapımcısı son bölümün yayınlandığı günün hemen ertesi gece atv’de Ali Kırca’nın sunduğu Siyaset Meydanı’na konuk oldu. Sinema eleştirmeni, gazeteci yazar ve izleyici misafirleri de vardı programın. Programda diziye övgüler peş peşe sıralandı, dizinin başarısının nedenleri tespit edilmeye çalışıldı. Oyuncuların değerlendirmelerinden çıkan ortak sonuç, her birinin dizideki rollerini, gerçek yaşamlarından çok daha benimsemiş olmaları ve dizi bittiğinde kendilerini bir anlamda boşlukta bulmuş olmalarıydı.
Programda, dizinin bir diğer başarı nedeni olarak da, toplum olarak kaybetmeye başladığımız kimi değerlerin —komşuluk ilişkileri, hoşgörü, sevgi ve birlik ruhu vs.— bizlere yeniden hatırlatması olarak gösterildi. Ali Haydar’ın, minibüsünü hurda haline getiren ve en sonunda lokantasını kül yığınına çeviren Vakkas’ı ‘ölümü göze alarak’ alevlerin içinden kurtaran davranışını ‘hoşgörü, affedicilik, gönül zenginliği’ adına alkışlayıp yüceltenler; her nedense benzer davranışlar sergilemekten özenle kaçınıyorlar. O nedenle olsa gerek, topluma Ali Haydarlardan kat kat fazla sayıdaki Vakkaslar hakim. Çok fazla uzağa gitmeden, diziyi bu yönüyle öven Siyaset Meydanı’nın sunucusu Ali Kırca’nın, bizzat aynı programdaki, tavırlarında buna bir örnek bulabiliriz.
Ali Kırca, programında diziye en ufak bir eleştirinin gelmemesi için azami gayreti gösterdi. Davetlilerden diziye eleştiri yöneltme “gafleti”nde bulunan Hülya Tufan’ın tenkitlerinin “eleştiri olmayan eleştiri” olduğunu buyurdular. Bir müddet sonra tekrar söz alıp eleştirilerini dile getirmeye çalışan Hülya Hanım’ı bu sefer de Atilla Dorsay, Ali Kırca’nın mütebessim bakışlarının eşliğinde, “Yeter!” diyerek susturdu. Bunlarla da yetinmedi Ali Kırca. Bir izleyicinin gönderdiği mesajı, mesajda geçen ‘o kadın’ sözüyle Hülya Hanım’ın kastedildiğini —zeka seviyemizle ilgili şüpheleri olsa gerek, kimin kastedildiğini anlamayacağımızı düşünerek— vurgulamak için başıyla Hülya Tufan’ı işaret ederek ve “bu kadın” şeklinde düzelterek okuma saygısızlığında ve küstahlığında bulunması elbette dikkatlerden kaçmamıştı. Ali Kırca’nın bu tavrı, Siyaset Meydanı’nın çoksesli, çoğulcu ve özgür bir tartışma platformu olma iddiasını 6-7 yıl evvel yitirdiğini ve toplumda tek-sesliliği yerleştirme ve yaygınlaştırmakla kendisini görevli addettiğini fark edenler için pek şaşırtıcı olmamıştır.
Fakat bu örnek, farklı bir yönüyle toplumumuz için aydınlatıcı önemdedir. Hakka riayet, dürüstlük, komşuluk ilişkileri, sevgi, saygı, hoşgörü… gibi toplumsal değerlerimiz sanki yalnızca ve yalnızca yönetilenler için geçerli. İşadamı, bürokratı, politikacısı ve gazetecisiyle memleketi yöneten ve yönlendirenler, kendilerini bu değerlerin üstünde görüyorlar sanki. Aksi takdirde, her fırsatta bu değerlerin önemine dikkat çeken bu kesimlerin, tüm rezilliklerde ve yolsuzluklarda başrol oynamaları nasıl açıklanabilir ki?
Tarihinde devlet işleri ile toplum işlerinin birbirinden ayrılığı üzerine temellenmiş yönetim anlayışına sahip devletlerin hüküm sürdüğü bir coğrafyada yaşıyoruz. O nedenle belki de tüm bu rezillikler aslî ve onurlu bir “devlet görevi”dir de biz bilmiyoruzdur. Kim bilir?
Siyaset Meydanı’nda hazır bulunan bir yazarımız, dizinin başarısını “gerçekten daha gerçekçi” oluşunda bulduğunu söylerken doğru fakat eksik bir tespitte bulunuyordu. Aile ilişkilerinin, karakterlerin ve karakterler arası olayların son derece gerçekçi ve başarılı bir şekilde anlatıldığı doğrudur. Tipler son derece iyi tahlil edilmiş. Bir örnek olarak, Şecaattin’in gücünün, görevine son verilmesi neticesinde üniformasını çıkardığı anda bittiğini hissetmesi ve bir anda kendini boşlukta bulması çok önemli ve dikkate değer bir tespitti.
Fakat dizinin 38 bölümü boyunca, toplumsal yapımıza, gerçekliğimize ve günümüz sorunlarına ilişkin ne kadar atıf vardı acaba? Bu 38 bölüm boyunca bir kez dahi ezan sesinin duyulmadığı bir sanat eserinin, toplumsal gerçekliğimizi yansıttığı söylenebilir mi? Bir iki istisna dışında, toplumsal gerçekliğimiz hakkında böylesi bir ilişkiden söz etmek mümkün değil gibi.
Bu istisnalardan ikisi de Amerika ile ilgiliydi. ABD, dizide iki şekilde değerlendirilmiş. Birincisi, “kurtarıcı misyonu” ile gelen Amerika(lı). Hatırlanacağı üzere Hanım’ın kızı Gülsüm, gayrı meşru bir ilişki neticesinde hamile kalınca, bebeğin babasız doğmaması için Timothy’den yardım istenir ve Timothy —Amerika’daki nişanlısı ile ayrılmak pahasına— bu fedakarlığı yapar ve sorun çözülür. Dizinin ilerleyen bölümlerinde bu fedakarlık Gülsüm ile Timothy arasında bir aşkın doğmasına ve son bölümde de evlenmeleri ve Amerika’ya yerleşmeleriyle sonuçlanır. İkincisi, gençlerimizin hayranlık duyduğu ve oraya ulaşmak için her yolu denedikleri Amerika imgesi.
Amerika’nın siyasi hayatımızdaki yeri ve siyasilerimizin Amerika’nın yardımları konusundaki hassasiyetleri hatırlandığında, bu “kurtarıcı misyonu” ile mücehhez Amerika imgesinin dizide başarılı bir şekilde kullanıldığı söylenebilir. Kişisel düzeyde de, yine aynı şekilde, özellikle son yıllarda memleketimizde yaşananlar, insanımıza kurtuluş yeri olarak Amerika’nın görülmesinde önemli bir rol oynamıştır. Dizide bu gerçek, çok daha kişisel ve sınırlı bir düzeyde ele alınmıştır.
Belirtilmesi gereken bir diğer husus, sanıldığının aksine, İkinci Bahar’ın bu ülkede ilk kez böylesine bir teveccühe uğrayan dizi ya da sanat eseri olmamasıdır. Bu ülke, daha önce, toplumun bu çapta teveccüh gösterdiği sinema ya da televizyon eserleriyle karşılaşmıştır. Örneğin, 70’li yılların ortalarında televizyonlarımızda boy gösteren bir Kaçak dizisi hatırlanmalıdır. Haldun Taner, başrol oyuncusunun Türkiye’yi ziyareti vesilesiyle yazdığı “Yine Bekleriz Dr. Kimble” başlıklı bir yazısında dizinin Türkiye’deki başarısını değerlendiriyor: “Hani vapur geçer gider de, dalgası neden sonra kıyıya vurur. İşte tıpkı onun gibi, Sayın Dr. Kimble, televizyon da bize biraz geç ulaştı. Ondan ötürü işte bu görmemişliğimiz, bu tutkumuz. Amerika’nın, Avrupa’nın geçirdiği bu çocukluk hastalığına, biz geç yaşta, yeni tutulduk. Çoluk çocuk, ekranın karşısından ayrılamıyoruz. Büyüklerimiz de bunu bildiklerinden, pahalılığı, huzursuzluğu, bozuk düzeni unutturmak için, çocuğa emzik dayar gibi, dayıyorlar bize dünya kupası maçlarını, şov programlarını, miadı geçmiş eski filmleri ve bu arada sizin Kaçak dizinizi. Kuzu kuzu seyrediyoruz, avunup gidiyoruz işte. Sonra bir hafta boyu da lafı ile geçiniyoruz. Boş kafalarımız, yavan da olsa, öğütülecek bir şeyler bulmuş oluyor. Ne yaparsınız, Siz Sayın Dr. Richard Kimble, bütün bu yayınlar içinde ayrı bir yer tutuyor, ayrı bir önem taşıyorsunuz. Televizyonumuzun öbür yayınlarını izlemeyenler olabiliyor da, sizin dizinizi kaçırana pek rastlanmıyor… yurdun her köşesinde her çeşit yurttaş, sizi kendi ailesinden sayıyor neredeyse… Artık varsa Kaçak, yoksa Kaçak. Hele hanımlar sizi dillerden düşürmüyorlar…” (Haldun Taner, Hak Dostum Diye Başlayalım Söze, s. 94 vd.) Haldun Taner, yazının ilerleyen bölümlerinde dizinin Türkiye’de tutulmasının sebeplerini hicveder bir tarzda sergiler.
Yine 80’li yıllarda seyirciyi televizyon karşısına mıhlayan —ve üzerinde analizler de yapılmış bulunan— Dallas, Flamingo Yolu vb. diziler hatırlanmalıdır.
Bugün bile seyredilebilirliğinden hiçbir şey kaybetmeyen ve onlarca, yüzlerce kez oynatılmalarına rağmen hala aynı ilgili izleyiciyi bulabilen Şener Şen’li, Türkan Şoray’lı, Fatma Girik’li, Cüneyt Arkın’lı, Kemal Sunal’lı, Münir Özkul’lu, Adile Naşit’li, Zeki-Metin’li… komedi, drama, macera gibi birbirinden hayli farklı türden Yeşilçam filmlerine ne demeli? Ya köyden kente göçü, köylü-kentli gerilimlerini sınırlı bir düzlemde ve esprili bir şekilde anlatan Kaynanalar dizisi unutulabilir mi? İkinci Bahar’ın başarısının sebebi olarak “kaybettiğimiz değerlerimizi bize hatırlatması” gösterenler, söz konusu dizinin bütün bu filmlerin içeriklerine ne gibi yeni katkılarda bulunduğunu belirtmeli değiller miydi?
Dizinin bu denli çok izleyici bulmasında, ülkemizde yaşanan sıkıntıların payını gözden ırak tutmamak gereklidir. Ekonomik hayattaki gittikçe artan sıkıntılar, okullarımızda yaşananlar, siyaset dünyasındaki belirsizlikler insanımızı gelecek konusunda karamsar kılmaktadır. Böylesi bir ortamda, İkinci Bahar, insanımız için haftanın bir günü, belli bir süre için dahi olsa tüm bu sıkıntılardan sığınacakları bir liman hatta afyon işlevi görmüştür. Dizinin en fazla seyirciyi çeken son bölümlerinin, aynı zamanda pembe dizi havasına iyice yaklaştığı ve “mutlu sonlar”ın teker teker gerçekleştirildiği bölümler olması da bu açıdan manidardır. Tüm bunların ötesinde, sinema dilinin ve pazarlama tekniklerinin çok başarılı bir biçimde kullanılmış olmasının izleyiciyi ekran başına çekmekte oldukça önemli —belki de diğer sebepler arasında birincil— bir rol oynadığı tespit edilmelidir.


