KAŞ YAPARKEN GÖZ ÇIKARTMAK
Kriz ve Ötesi…
Hükümetin ekonomik istikrar programının çökmesinden sonra yeni istikrar programı arayışları ve hazırlıkları devam ediyor. Ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı görevine getirilen Kemal Derviş yeni program hazırlıklarını sürdürüyor. Ancak Türkiye’nin ekonomide izleyeceği yol haritasının tayin edilmesinde çok sayıda belirsizlik ve yapısal nitelikli engel varlığını olanca ağırlığı ile hissettiriyor.
Yanlış kurgulanmış istikrar programı
Hükümetin ilan ettiği ve yine hükümetin elinde patlayan istikrar programı, işbaşındaki siyasi kadronun Türkiye’nin ekonomik ve sosyal gerçeklerini doğru algılamadığının ispatı olmuştur.
Programın önceliği enflasyon ile mücadeleye verilmiş, ancak fiyat artışının önüne geçilmesi bir yana ekonominin geçen on yılda oluşan “doğal iç dengesi” de bozulmuştur. Anti-enflasyonist politika yürütmek adına ekonominin işleyen çarkı durdurulmuştur. Sadece talebin kısılması ve satın alma gücünün geri çekilmesiyle enflasyonunun yenilebileceği gibi büyük bir yanılgının içine düşülmüştür. Talep enflasyonunun Türkiye’nin kronik enflasyonunda yanal bir etkiye sahip olduğu ve enflasyonu üreten asıl kaynağın kamu harcama ve açıkları olduğu gerçeği (belki bilinçli olarak) göz ardı edilmiştir. Ne de olsa kamu kaynaklarını hoyratça savurmak ve talan etmek, siyaset yapmanın biricik anlamını teşkil etmektedir. Hazineden geçinenlerden, sorunun kaynağında ölçüsüz kamu harcamalarının bulunduğunu kabul etmeleri beklenmemelidir. Nitekim hükümet, banka talanlarıyla boyutları iyice genişleyen ekonomik sorunları üretenlerin kendileri olduğu acı gerçeğinin üzerini örterek, vatandaşın harcama düzeyini suçlu ilan etmiştir. Oysa en basit iktisat bilgisi ve Türkiye’de yaşıyor olmanın tecrübesiyle enflasyonun anasının kamu eksenli maliyetler olduğun tespit edilmesi zor değildir.
İçine girdiği iktisadi (ve diğer) krizlerin yükünü, sürdürdüğü talanı kesip üretkenliğini artırmak yerine salma salarak tebaasının omuzlarına yükleyen doğu devlet geleneğinin başka formlar altında yaşama kabiliyeti doğrusu takdire şayandır.
Enflasyonla birlikte büyüme
Yüksek enflasyon ekonomi için yapısal bir sorun olmakla birlikte, Türkiye’deki ekonomik ve sosyal yapı % 50 ila % 100 seviyeleri arasında seyreden enflasyon düzeyini içselleştirmiştir. Başka ülkelerde pek çok yıkıcı etkiler doğurma eğilimi taşıyacak bu enflasyon düzeyi piyasanın olağan akışı içinde mas edilip, yakın geçmişte izlendiği gibi Türkiye ekonomisi % 80 enflasyon düzeyine rağmen % 7- 8 gibi reel büyüme sağlayabilmiştir. Sabit gelirli toplum kesimleri bakımından adaletsiz bir vergilendirme anlamını taşıyan enflasyon ile bu kesimler bile birlikte yaşama alışkanlığını geliştirmiştir. Yüksek enflasyon ortamına rağmen eskiden hiç olmazsa ekonominin eğilim ve alışkanlıkları kestirilebilir durumdaydı. Fakat ne sabit ve dar gelirli kesimler, ne maliyet artışını fiyatlarına yansıtabilen esnaf ne de büyük sanayi ve ticaret kesimi artık bir hafta veya bir ay sonrasını görememektedir.
Orta Direk Ağır Hasarlı
İstatistik veriler Türkiye’nin toplam çalışan nüfusunun yaklaşık % 60 oranında esnaf kesiminden oluştuğunu ortaya koymaktadır. Kendi işinin sahibi olan bu büyük ve yaygın kitle Türkiye’nin sosyal yapısının temel taşını meydana getirmektedir. Sabit gelirli kesimler ile birlikte krizin faturasını esnaf ödemiştir.
İç talebin kısılmasıyla iç piyasa daralmış, iç pazardaki daralmaya Türk parasının yabancı para karşısında aşırı değerlenmesi eklenince ihracata yönelik üretim yapan küçük ve orta ölçekli işletmeler krize sürüklenmiştir. Kriz patlamadan önce çok sayıda işyeri kepenklerini indirmiş ve çok sayıda işçi işini kaybetmiştir.
İç ve dış pazardaki daralmaya salınan ağır vergilerin eklenmesiyle esnaf açısından iktisadi hayatını sürdürmenin koşulları tümüyle ortadan kalkmıştır. Küçük ticaret ve sanayi burjuvazisinin üzerine adaletsiz vergilerin taşınamaz yükü yüklenmiştir.
Finans Kapitalin Arsızlığı
Kriz, büyük sanayi ve ticaret burjuvazisini de iktisadi bunalıma sürüklemiştir. Büyük burjuvazinin reel kesimini temsil eden iş adamlarından feryat sesleri yükselmiştir. Fakat büyük burjuvazinin finans kapitali elinde tutan kesiminin batırdığı çok sayıda bankanın mevduat garantisi kapsamına alınmasıyla meydana gelen zararlar “gizli vergi” gibi millete bindirilmiştir. Fona devredilen bankaların zararı 13 milyar dolar, fon içinde tutuldukları bir seneye yaklaşan zaman içinde kamu maliyesine yüklediği ek zararlar ise 3.5 milyar dolar olarak hesaplanmaktadır. Yani fona devrinden sonra bile kamu kaynaklarından finans kapitalin desteklenmesi sürdürülmüştür.
Dar ve az sayıdaki büyük burjuvaziden vergi tahsil edilemez ve büyük finans oligarşisinin batıkları dahi herkese ödetilirken sabit gelirli kesimlerin vergisi kaynağından kesilmekte, esnafa ise kar/zarar durumunu hiçe sayan peşin vergi zulmü başka çok sayıda giydirilmiş vergi ile birlikte siyasi arsızlığın yüzünü sergilemektedir.
Büyük burjuvazi vergi ödemede hemen her kesimiyle neredeyse masun tutulmuştur. Devlet vergi gelirlerini artırmayı hedeflediğinde sosyal yapının tabanı ve orta düzeyini oluşturan sabit gelirli alt gelir gruplara ile esnafa yönelmeyi alışkanlık edinmiştir. Büyük burjuvazinin elinde tuttuğu geniş fonlar bu süreçte reel ekonomik yatırımlardan faiz geliri sağlayan parasal işlemlere kaymıştır. Spekülatif kazançlar ise adeta tam koruma altına alınmıştır.
Finans oligarşisi olarak siyaset sınıfı
Kamu bankalarının görev zararı olarak açıklanan batık paraların 20 milyar dolar gibi dudak uçuklatacak bir mali boyuta ulaştığı ifade edilmektedir. Bu miktardaki kamu bankası batığının içinde siyaset sınıfının yandaşlarına kullandırdığı ve geri dönmeyen kredi miktarının tuttuğu oranın hayli yüksek olduğu zannedilmektedir; çünkü kamu fonlarının ne zaman ve kimlere kullandırıldığı ve kullandığı kredileri geri ödemeyenlerin kimler olduğu devlet sırrı kapsamında tutulmaya devam edilmektedir.
Öyleyse Türkiye’de büyük burjuvazinin finans oligarşisinin yanında bu kesimle sıkı ilişki içinde siyasete dayalı bir finans oligarşisinin varlığı da açıklanmalıdır. Spekülatif parasal işlemlere yoğunlaşarak kamu parasal kaynaklarını hoyratça talan eden bu oligarşilerin büyük burjuva ve siyaset kollarının Türkiye’yi boğucu bir kıskaca aldığı her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.
Talan Ekonomisi
Türkiye’nin dış borç toplamı 100 milyar dolara varmıştır. Bu Türkiye ekonomisinin yabancı kaynak girişiyle 100 milyar dolar civarında fonlanması demektir. 100 milyar dolar dış borç girişinin harcama kalemlerinin neler olduğu araştırıldığında, kullanılan toplam dış borcun ancak yüzde yirmisine denk düşecek bir yatırım harcaması hesaplanabilmektedir. Türkiye, 100 milyar dolar olarak aldığı dış borcun 20 milyar dolar gibi kısıtlı miktarını yatırım harcaması olarak kullanmıştır. Sistemde yaklaşık 80 milyar dolar civarında bir açık veya kara delik görünmektedir. Bu oranda bir para birileri tarafından yutulmuştur.
Art arda batan bankaların mağdurları veya kamu bankalarının kaybolup giden kredileriyle kayba uğrayanlar sadece mevduat sahipleriyle, yine milletin kasası olan kamu maliyesi olmuştur. Her batışta az sayıdaki kimse çıkmış, milyon/milyarlarca dolarlarca kamu kaynağı banka sahiplerinin kişisel servetine gizli irat olarak kaydedilmiştir. Türkiye’den yabancı hesaplara çıkan paraların izi sürülmeli ve toplandığı fonları kendi firmalarına şırınga eden “kurnaz hırsızların” peşi bırakılmamalıdır.
Derin Kriz ve Çareler
Türkiye’nin krizi ve krizlerinin temelinde her ne kadar yapısal siyaset yetersizliği bulunmaktaysa da, krizden çıkılması için radikal ve kararlı önlemler alınmalıdır. Radikal ve kararlı önlemlerin alınabilmesi yine proje ve program sahibi, kararlı ve toplumsal desteğe sahip bir hükümetin varlığını zorunlu kılmaktadır.
Ekonominin bilgisizce veya dar bir çevrenin çıkarlarına hizmet eden maksatlı yönlendirmelere kısa zamanda olumsuz tepkiler verdiği bir kez daha görülmüştür. Öyleyse Türkiye ekonomisinin yapısal ve derin bozukluklarını aşmanın yolu olarak, ekonominin ve tabii ki siyasetin kapsamlı bir yapısal değişimden geçirilmesi dışında geçici çözüm arayışları sonuç vermeyecek, aksine süregiden krizleri derinleştirecektir.
Döviz çıpası saplantısından çıkılması ve Türk parasının sık boğaz edilmesinden vazgeçilmesi ortaya çıkardığı büyük maliyete rağmen ihracata yönelik üretim ve hizmet üreten kesimleri yeniden canlandıracak etkide bulunacaktır. Aşırı değerli Türk parası ihracatı tıkamanın yanında Türkiye’yi ithalat cenneti yapmıştır. Bu nedenle dış açık hızla tırmanmıştır.
Yeni hazırlanan ulusal programda kamu bankalarının tek çatı altında toplanıp tek elden yönetileceğine dair hazırlıkların yapıldığı açıklanmaktadır. Aynı yöntemin kamu iktisadi teşekkülleri için de uygulanıp, Türkiye ekonomisinin bu kara deliği devlet işletmeleri de bir çatı altına toplanmalı ve kurulacak bir KİT Müsteşarlığı eliyle tek bir mali yönetime kavuşturulmalıdır. Bu işlemin yapılmasını takiben mali ve işletme envanteri çıkarılan kamu işletmeleri kısa dönemli bir takvim dahilinde özelleştirilmelidir. Kamu bankaları ve kamu işletmelerinin etkin bir özelleştirilmesi dışında Türkiye’nin yapısal enflasyonunu yaratan maliyet enflasyonunun önüne geçmenin başka da bir yolu yoktur.
Enerji ve telekom alanında tekel oluşturmayacak bir özelleştirme hızla gerçekleştirilmelidir.
Vergi politikasında adalet ve basitlik sağlanmalı, esnaf (self employed) ve sabit gelirli kesimin üzerinden vergi yükü ekonominin göstergeleri yerine oturuncaya kadar kaldırılmalıdır.


