ÖZGÜRLÜĞÜN ARKEOLOJİSİ
Organik bir bütünlük olarak her toplumun sosyo-kültürel yapısı ile siyasal düzeni arasında karşılıklı bir belirlenim/etkileşim ilişkisi vardır. Siyasetin, bir güç temerküzü ve dağılım süreci olarak şekillendiği her durumda bu ilişkinin niteliği, bütün bir toplumsal yapıya ilişkin ipuçları verir.
Birbiriyle bağlantılı olsa da, üretim tarzı, coğrafi koşullar, kültürel gelenekler, inanç sistemi gibi farklı faktörler, ayrı ve değişik dozajlarda siyasal alanı etkiler. Bu anlamda siyaset ve bağlantılı olarak yönetim, devlet, idari yapı üzerine söylenecek her sözün doğrudan tek tek her bireye uzanan çağrışımları olacaktır. Bireylerin en yaygın ya da benzer karaktere sahip “ortak” yönlerinin, bu etkileşimde en etkin role sahip olması da doğaldır.
Bu bağlamda, “toplumsal” olma niteliğine sahip olan, yani en yaygın özellik durumundaki faktörlerin, siyasetin doğasını belirlemede kritik bir role sahip olacağını söylemek yanlış olmayacaktır.
Sosyo-kültürel yapının en yaygın ve ortak faktörü şüphesiz inanç sistemidir. İnsanların zihniyet dünyası esas olarak taşıdıkları inanç sistemi tarafından şekillenir. Burada kastedilen dar anlamda dini inanç değil, bizatihi herhangi bir şeye inanma-bağlanma tarzıdır. Zira dini inanç daha formel ve öğrenilen bir özellik taşır. Ancak inanç sistemi, dini inançları da etkileyecek ölçüde informel ve köklüdür. Toplumların yaşadıkları coğrafi koşullar, devraldıkları bütün tarihi miras gibi inanç sistemlerinin de ana hatlarını çizmiştir.
Mezopotamya-Akdeniz havzası, inanç sistemi açısından “tek bir coğrafya ve tarih” olarak ele alınabilir. Zira bu bölgede tarih, birbirini besleyen ve yeniden üreten “aynı olayların” sonsuz tekrarı gibidir. Coğrafya ise, gerek ırmak-dağ-ova-deniz gibi doğa durumunun değişmezleri ve iklim koşulları açısından gerekse göç ve ticaret yollarının devingen karakteri yönünden bu havzada yaşayan her etnisiteden toplumun zihniyet dünyasını belirleyici bir role sahip olmuştur.
Herhangi bir şeye inanma-bağlanma tarzı olarak inanç sisteminin özelliklerini çözümleyebilmek için başvurulacak en elverişli şifre Tanrı telakkisidir. İnsanların ister inansın ister reddetsin, mutlaka bir Tanrı telakkileri ve onunla kurdukları itaat ya da isyan ilişkileri vardır. Toplumların kollektif vicdanı olarak dinlerin de pekiştirme rolü oynadığı bu telakki tarzının analizi, esasen somut olanın yani ekonomik ve politik olanın çözümlenmesini de kolaylaştıracaktır. Tanrı telakkisi, özünde insan ve doğaya ilişkin, hatta bizatihi yaşama ait herşeye ilişkin öğeler taşır. İnsanlar çoğu durumda dinler tarafından ilahi olarak bildirilmiş olana değil, tarih ve coğrafya tarafından belirlenen ve kendi somut gerçekliklerinin çarpıtılarak soyutlaştırılmış sureti olarak temayüz eden bir Tanrı’ya inanırlar. Bu “Tanrı”, aynı zamanda insanların Doğaya ilişkin bilgilerinin sınırı kadar “doğaya” ait fakat doğadan aşkın bir güçtür. “Tanrı’, aslında Mezopotamya-Akdeniz havzası halklarının insana, topluma, devlete ve doğaya ait bilgi ve yargılarının ifadesi gibidir. İlahi dinler, bu bilgi ve yargıların yerine Tanrıya dair gerçek “bilgiyi” insanlara öğretmişler, ancak toplumsal pratik kendi alışkanlığını zaman içerisinde yeniden ikame ederek ilahi dinin gerçeği yerine sosyo-kültürel metafiziği hakim kılmıştır. Bu bağlamda “Tanrı telakkisi” üzerine konuşmak, aslında bu bölgenin tarihi ve toplumsal gerçeği üzerine konuşmaktır.
Örneğin “mutlak ve kutsal baba/ efendi” imajı olan bir Tanrı fikrinin gerisinde erkek egemen bir toplumsal kültür, otoriter bir devlet, katı ve ayrımcı bir yöneten/ yönetilen ilişkisi vardır En önemlisi bu “tanrı” sadece bir toplumun yada topluluğun tanrısıdır, tek tek bireylerde karşılığı olan bir tanrı değil. Oysa, örneğin Kuran’ı Kerim’de “kendisini tanıtan” Allah(c. c. ), Rahman ve Rahim’dir, dosttur, eleştiriye hatta isyana dahi müsaade etmiştir. O, nurunu tamamlayacaktır. yani henüz tamamlanmamış, oluş halinde bir Sürecin, karanlığa ve kötülüğe karşı mücadele sürecinin tarafıdır. İnsanı yaratarak “halife” kılmıştır. Doğayı ve diğer canlıları insanın sorumluluğuna emanet etmiştir. İnsanın düşmanı olan şeytanı (kötülüğü) yok etmek için insanın safında ve onun yardımcısı olarak kendisini insana tanıtmaktadır. Kuranı kerimde kendisini bize tanıtan “Allah(c. c. )’ın, toplumsal bilinçaltındaki Tanrı telakkisi ile çok az ortak yanı vardır. Aynı şekilde salt insanın vicdanı ile tarih ve toplumun acımasız gerçekliğinin ürünü olan “tanrı” fikri arasında da çelişki vardır.
Belki de bu nedenle insanların çoğu ya Tanrı ile “iman” yerine kölece bir korku ilişkisi kurmakta veya isyan etmektedir. Ancak her halükarda zihniyet dünyasında yer etmiş olan “Tanrısallık” fikri, bir düşünme biçimi olarak beyinleri programlamakta ve bütün toplumsal ilişkiler bu “program”ın değişmez formatları üzerinden kurulmaktadır. Bu coğrafyada yaşayan insanların otoriter olmayan ilişkiler kuramamaları ya da özgür birey olamamalarının gerisinde, insanların zihinlerindeki programın dışında düşünememelerinin, o programın korkutucu ve yıkıcı etkisinin dışına çıkmaya cesaret edememelerinin payı vardır. Yine sabit ve değişmez bir doğa felsefesi ve bunun sonucunda aynı olanın sonsuz tekrarına dayalı siyasi-ekonomik düzenlerin varlığında da “sabit ve değişmez” Tanrı telakkisinin payı vardır. Tamamen totolojik, kapalı, sabit ve mutlak bir düşünme tarzına sahip olan toplumların aynı özellikte bir Tanrı’ya inanmaları, tesadüf değildir.
Mezopotamya-Akdeniz havzasında bilinen tarih içerisinde, yani beşbin yıl boyunca farklı kavimler ve imparatorluk düzenleri olsa dahi “inanılan tanrı”ların benzerliği ve o tanrılarla insanların ilişkisinin “değişmemesi” sözkonusudur. Bölgedeki “Tanrılar” panteonun da Gök, yer, yeraltı, bereket, aşk, savaş, iyilik-kötülük vb. fonksiyonlarıyla özdeş tanrılar varolmuştur. Bu Tanrıların bir kısmı insanın ulaşamayacağı ve çözümleyemediği Doğa güçleri (Güneş, Ay, yıldızlar)dır. Bir kısmı ise insanların hayatını yönlendiren daha somut ilişkilere müdahale eden, ettiği görülen/tecrübe edilen “insan-tanrılar” yani hükümdarlardır. İkinciler mutlaka birincilerden referans alan ve onlarla “akraba” olan yani normal insanlardan üstün ve ayrıcalıklı varlıklardır.
İran-Sümer-Babil-Akad geleneğinde Tanrı-kral, kadim Mısır’da Tanrı’nın (Güneşin) oğlu kral ve Roma’da ölen imparatorun Tanrılaştırılması (August)sözkonusu olmuştur.
Tanrı-kral anlayışı, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın etkisiyle giderek “teorik bir sınırlamaya” tabi tutulmuş ve “kutsal devlet-kutsal yönetici” telakkisi gelişmiştir. Son 2000 yıllık tarih, modern döneme kadar gerek Hıristiyan gerekse Müslüman toplumlarda “kutsal devlet”lerin tarihidir. Bu anlayış eskisi kadar olmasa da bugün de etkisini sürdürmektedir.
Kutsal hiyerarşi, kadim örf ve sınırları olmayan hegemonya tarzı, hem “Devlet” nezdinde hem de bütün toplumsal ilişkiler içerisinde yeniden üretilerek varlığını sürdürür.
BİREY’İ ÖRTEN KATMANLAR
Tanrı telakkisinin Somut karşılığı olarak “Devlet” ya da aynı anlama gelen otoriter yapılar ve kadim geleneğin yaratıcısı şüphesiz insanlardır. Ancak paradoksal olarak hem “devlet” hem de “örf”, salt insanı yani bireyi örten, gizleyen ve ortaya çıkmasını engelleyen bir işlev görür.
Birey, ailenin odakta olduğu minimal ilişkilerinde kültürel-sosyal örflerin kuşatması altındadır. Devletin odakta olduğu maksimal ilişkilerde ise politik örfün gereklerine uyar. Sonuçta hiçbir toplumsal ilişkide bir özne olarak “birey” yoktur. Sosyal Matris, bireyi örten katmanlardan oluşur. Başka bir deyişle, hertür sosyal kurumlaşma, bireyi etkisizleştirip anonim bütünlerin iradesiz parçası haline getirdikçe maya tutar. Bireylerin irade beyanı, “düzeni bozucu” bir rol oynar. Bu nedenle düzeni bozucu her özgür eylem, sert tedbirlerle karşılanır. Bu sertlik, toplumsal bilinçaltında sessizce onaylanan meşru bir temele sahiptir. Zira herşeyin yerli yerinde durmasına dayalı doğal-uyum felsefesi, aykırı ve yeni olana şüphe ile bakar. Tanrısal olan, varolandır; Düşünülmemiş olanı düşünmek ve yapılmamış olanı yapmak, en hafifinden ayıp ve en ağırından hainliktir!
Devletin ya da daha küçük otoritelerin ve kadim geleneğin bu negatif rolünün arka planında, aslında hem otoritelere hem de örfe rengini veren temel dinamik mülksüzlüğe dayalı tarımsal üretim ilişkileridir. Mısır’dan İran ve Roma’ya, Selçuklulardan Osmanlılara kadar ikta-tımar sistemi olarak bilinen ve nüanslar olsa da özünde mülkü tanrı adına Devletin kabul edip, belirli hizmetler karşılığında belirli ailelere-kişilere kiralamaya dayalı sistemin sonucu, tarih boyunca geniş köylü kitlelerin “mülksüzleşmesi” olmuştur.
Mülk, tarım toplumlarında temel üretim aracı olarak toprak mülküdür. Savaş yoluyla elde edilir ve ancak Devlet tarafından bahşedilince bireysel katma değere dönüşebilen bir lütuftur. Bu nedenle hem klasik anlamda sınıfsal ayrışma ve çatışmalar ortaya çıkmamıştır, hem de mülk sahibi sınıfların üretici rollerinin önü tıkanmıştır.
Mülksüzlük, esas itibariyle bireyin doğumundan itibaren etkisiz hale getirildiği merkezi-güçlü otoriter devletlerin doğuşunun ve değişmez geleneğin devamının alt yapısıdır.
Belki de bu nedenle somut sorunların somut çözümüne dayalı rasyonel akıl gelişmemiştir. ve insanlar gerçeği yabancılaştırıp metafizik bir dile dökerek konuşmayı öğrenmişlerdir. Doğu toplumlarında hemen her meselenin din dili ile ifade edilmesi ve hiç bir konunun kendi gerçek dilini bulamaması, ekonomik üretim tarzıyla doğrudan bağlantılıdır.
İnsan emeği ve aklının, her durumda daha önemli ve öteki öznelerin (bey’in, aşiretin, liderin, şeyhin, devletin, tanrının) amaçlarına hizmet eden bir araca dönüşmesi sözkonusudur. Bu durumda insani olan hiçbir şey, bizatihi kendisi olarak varolamamakta ve illa ki soyut sembol ve kalıplara dökülerek açığa çıkabilmektedir. Doğunun tarihi, bu nedenle bir dinler tarihi olarak gelişmiştir.
Öte yandan mülkün ancak savaş dolayımıyla elde edilebilmesinin bu metafizikleştirmede dolaysız bir rolü vardır. Bir savaş aygıtı olarak örgütlenen devletin hem motivasyon öğesi olarak hem de meşrulaştırma yolu olarak “savaş”ı kutsaması bir zorunluluktur. Ölüm, sakatlık, dul ve yetim kalma gibi acıların ancak onlar kadar derin bir duygusallık içerecek metaforlarla hafifletilmesi gerekir. Sembollerin metafizik dili, savaşçı toplumların ayakta kalabilmesinin vazgeçilmez kaynağıdır. Kahramanlık, cesaret, fedakarlık, dayanıklılık gibi erdemler ve kutsal hedefler aslında bir kollektif varoluş nedeni olarak savaşın sürdürülebilmesinin hem nedeni hem de sonucudur.
Tanrı telakkisi, kutsal devlet ve otorite anlayışı, kadim örf, mülksüzlük ve savaşçılığa dayalı üretim tarzı, birbiriyle bağlantılı ve birbirini besleyen faktörler olarak Mezopotamya-Akdeniz havzasının tarihsel düzenini oluştururlar. Bu düzenin içinde insan yoktur. “Birey” üzerini örten kalın katmanlar altında anonim bir peltenin içinde erimiştir. Bireyi örten bütün katmanlar, yapıları gereği cezalandırıcı olduğu için, olası bütün bireyleşme çabaları birden fazla kutsalın azabıyla yüzyüze kalır. Anonim akıl, sınırları zorlayanlara karşı bir dizi cezalandırma mekanizmasına sahiptir. Her tür aykırılık ve yenilik, refleksif tepkilerle karşılanır ve dışlanır. Bunun tek istisnası farklılığın ya da yeninin kendisini alternatif bir “güç” halinde inşa etmesi durumudur. Gücün yeniden temerküzü olarak şekillenen bir çıkışın başarılı olma şansı her zaman vardır ve başarılı olduğu andan itibaren rakibinin yerine ikame olur. Sonuçta düzen değişmez, itaat aktörleri değişir.
Akıl, öznel değil, kollektif olarak çalıştığı için, bu “düzenin dönüştürücü bir eleştirisi de ortaya çıkmamıştır. Muhalefet ya da isyan hareketleri dahi, karşı çıktıkları otoritelerin tersinden tekrarı olarak şekillenmiştir. Kollektif aklın totolojik karakteri, her farklılığı ya da yeniliği dahi kendi kapalı çevrimine sokar.
Mezopotamya-Akdeniz havzasında çelişkilerin çatışması ya da diyalogu değil dengesi kurulur. Hiçbir sorun doğal diyalektiği ile sentezlenerek aşılmaz. Kollektif aklın müdahaleleri sonucu sentetik karşıtlıklar üretilerek yapay dengeler oluşturulur ve çözümsüzlüğe bırakılır. Diyalektik çatışmanın yaratıcı sonuçları yerine, yıkıcı, yıpratıcı ve tüketici çelişkiler ortaya çıkar. Bu nedenle kendi gerçek dilini bulamayan ve metafizik sembollerin diline sığınan çelişik tarafların çatışmaları, otoritelerin yeniden tahkimine yol açar.
Siyaset, işte bu “denge” kurma çabalarının ya da yeniden tahkimin yöntemlerinin adıdır. Bu anlamda güç birikimi ve kullanımı, din, kültürel değerler, ideolojiler, sermaye gibi bütün maddi ve manevi olguları kolaylıkla araçsallaştırarak güce tahvil etme anlamına gelmektedir.
Sonuçta, gerçeğin yabancılaştırılmış dili olarak manevi değerler ikinci bir yabancılaştırmaya uğrayarak “siyaset” in güç kaynağı haline gelir. Bu durumda Siyaset, bir iktidar olma yöntemi değil, zaten çarpıtılmış gerçekliğin tekrardan çarpıtılarak iyice gerçek üstüne dönüştürüldüğü bir süblimasyon yöntemidir.
Öte yandan “iktidar olunmaz”. İktidar zaten vardır, Or’dadır ve ona itaat edilir, onun bazı gerek şartları yerine getirilir ve sonuçta ona dahil olunur. Onun bir parçası haline gelinir. Siyaset, gerçek anlamıyla sadece iktidara dahil olanların iktidarın gücünden ödünç alarak kullanabilmeleri sırasında ve sadece onların yaptıkları işin adıdır. Bunun dışında özellikle güçsüz ve mülksüzlerin “siyaseti”, hiçbir gerçekliğe yani sınıfsal ve maddi temellere dayanmadığı için, tümüyle anlamsız ve metafizik bir oyundur. Sınıfsal gerçeklik, bu siyasetin söylem düzeyinde kullandığı metaforlardan öteye bir anlam taşımaz. Modern dönemde dahi sağ partiler sol sınıfsallığı temsil etmiş, sol partiler sağın statükosuna yaslanmıştır. Ya da laik partiler alabildiğine “dini” bir mantık ve dil örgüsüne sahipken, dini partilerin daha sınıfsal olgulara dayandığı görülür. Bu çarpıklığın temelinde, hiçbirşeyin kendisi olarak varolmasına müsaade etmeyen binlerce yıllık kadim sosyo- kültürel düzen vardır.
ADALET VE ZULÜM
Tarımsal üretim biçimi ve savaşçı/merkezi devletlerin egemen olduğu toplumlarda iki kavramsal karşıtlık modeli vardır. İlki, içe dönük adalet ve zulüm, ikincisi ise dışa dönük dost ve düşman kategorileridir.
Adalet ve zulüm karşıtlığı, Doğu-İran felsefesindeki Aydınlık ve karanlık çatışmasını hatırlatır. Esasen “iyi ve kötü” çatışması, ister toplumsal isterse bireysel düzeyde ve hem siyasal hem sosyal kertede “ilk” derin ve yoğun örnekleri ile insanoğlunun yerleşik hayata geçtiği neolitik devrimin ana coğrafyası olan Mezopotamya bölgesinde yaşanmıştır. Birçok tarihçi ve Antropolog, Tarım devriminin yüzyıllara yayılan sonuçlarının İran’da teoloji, Anadolu/İonda felsefe ve Mısır’da teknik olarak açığa çıktığında hemfikirdir. Bilinen anlamda bütün toplumsal ayrışmalar; yöneten/yönetilen, zengin/fakir, efendi/köle, hatta işbölümü ve sosyal statü bağlamında kadın ve erkek kategorilerinin somut şekillenişi tarımsal yerleşik hayata geçişle başlamıştır. Ancak batı da sınıfsal temelde çatışmalara dönüşen bu ayrışmalar, Mezopotamya havzasında asabiyete dayalı güçlü ve merkezi hegemonya düzenlerinin de etkisiyle massedilmiştir.
Adalet kavramı, özünde “denge” kurmak, dengede tutmak herşeyin yerli yerini bulması anlamına gelir. Doğunun toplumsal düzeninde batıdaki gibi sınıfsal çatışma geleneğinin olmamasında, Adalet kavramında ifadesini bulan örtülü kadercilik ve metafizik denge anlayışının etkisi büyüktür.
Doğal-uyum felsefesi, herşeyin ilahi bir düzene göre yaratıldığını ve varolanın değişmemesinin doğru olduğunu savunur. Doğada güçlüler ve zayıflar vardır. Yüksek ve aşağı, kazanan ve kaybeden, güzel ve çirkin vardır, hepsi ilahi bir düzende yerlerini almıştır ve hepsinin toplamı bir bütün oluşturur. Aynısı toplumlar içinde geçerlidir. İnsanların bir kısmı zengin, yönetici, güzel ya da güçlü olarak doğar. Bir kısmı ise ilahi denge icabı yoksul, köle, çirkin ya da güçsüzdür. Bu “kader”, belli oranlardaki bozulmalara uğrayabilir. İşte “adalet”, bu bozulmaları tekrar eski yerine koyarak düzenleme, ilahi dengeyi koruma anlamında, doğu düşüncesinin en merkezi kavramı olarak içerik kazanmıştır.
Felsefi düzeyde iyi-kötü, aydınlık-karanlık karşıtlığının yansıttığı sosyal gerçeklik, adalet kavramıyla massedilerek farklı bir bağlama dönüşür. İlahi olanın yeryüzündeki temsilcileri olarak yönetenler, iyinin egemen kılınıp kötünün tamamen yok edilmesini sağlamak iddiasıyla, bu çatışmayı devre dışı bırakırlar. “Adalet” işte bu bağlam değişiminin anahtar kavramıdır.
Aynı şekilde adaletin zıddı olarak “zulm” kavramı da ilahi dengenin bozulması, yoldan sapma, aslolana aykırılık olarak tarif edilir. Kötülük, şer, zalim, zorba, despot, fitne, fesat, eziyet, işkence gibi bir dizi benzer kavramın muhtevasını da içerecek genişlikte bir kavram olan “zulm”, felsefi düzeyde kötülüğe tekabül eder. İyi-kötü karşıtlığı, Aydınlık/nur, karanlık/zulmet şeklinde betimlenir. Ancak adalet kavramı gibi, zulm de felsefi düzeydeki diyalektiğini sosyal gerçeklik düzleminde kaybeder. Adaletin zıddı olarak, ilahi olanın dışına çıkmak, hakkı çiğnemek ve haddi aşmak olarak “denge” bozucu bir anlam kazanır. En önemlisi “ilahi adaleti” uygulamayan yöneticiler için kullanılır. Keyfi ve zorba uygulamalarıyla sınırları aşan hükümdarlar zalim olarak nitelenir. Zulm kavramı adalet kavramının tamamlayıcı karşıtıdır. Doğunun siyasi/toplumsal düzeni, bu ikili kavramın ifade ettiği çerçevede anlaşılabilir.
Adalet ve zulüm kavramları, esas itibariyle “ahlaki” kavramlardır. Adil olmak ahlaki bir vecibe, zalim olmak ise ahlak dışı davranışlar göstermektedir. Modern dönemde “hukuk” üstbaşlığı altında ve “birey” öznesini temel alarak ayrıntılı kurallarla kodifiye edilen hak ve özgürlüklerin somut içeriğine mukabil, adalet ve zulüm daha soyut, esnek ve flu bir içerik taşır. Bütün ahlaki kavramlar gibi çok genel ve genelleştiği ölçüde keyfidir.
AHLAK= ÖZDENETİM YERİNE ÖZÜN SINIRLANMASI
Toplumun Ahlaki anlayışı bireyi örten katmanların en etkilisidir. Tanrı telakkisine benzer bir şekilde, her insanın içinde ve insanlararası ilişkilerde dışsal bir gözlemci, denetleyici-cezalandırıcı olarak beliren ahlak kuralları, sonuçları itibariyle bireyi, özellikle de güçsüz ve mülksüz bireyleri güdük bırakan ve sınırlayan bir işleve sahiptir. Bunun nedeni, ahlak kurallarının kendisi değil, otoriter toplumun herşeyi insanı sıfırlamaya dönüştüren doğası bulunmaktadır. Ahlakın insanı olgunlaştırıcı özdenetim işlevi, otoriter bir düzenin kadim prizmasında tam tersi bir kırılmaya uğramakta ve sonuçta Ahlak bireyi örten bir katmana dönüşmektedir.
Ahlak kuralları da öznel değil, toplumsaldır. Yani bizatihi bireye ait değil, topluma aittir ve bireyin bir parça olduğu ölçüde kuşatılıp topluma eklemlenmesi işlevine sahiptir.
Aynı şekilde ahlaki kural ve ölçüler, değişmeye kapalıdır. önceden ve bir şekilde tespit edilmiş ve kutsanmıştır. Bu anlamda gelenekseldir.
Ahlakın bu doğası giderek ikiyüzlü ve sahte bir ahlakçılığa kapı açar. Öyle ki, hukuk için söylenen meşhur bir sözdeki gibi, Ahlak ta “güçlünün delip geçtiği, güçsüzün takılıp kaldığı örümcek ağı” durumuna düşer. Açıktır ki, mülksüzlerin ve güçsüzlerin, “çalmamaları, öldürmemeleri, büyüklere saygı duymaları, verilenlere yetinmeleri, seslerini yükseltmemeleri, hiçbir sınırı zorlamamaları… “, tam da güçlülerin arzuladıkları bir şeydir. Şüphesiz eşit ve adil bir toplumsal düzeni amaçlayan bu kurallar, eşitsiz bir düzende tek taraflı olarak zayıfları daha da zayıflatmakta ve güç sahiplerinin denetim kanallarından birine dönüşmektedir. Toplum Ahlak sayesinde kendisini sınırlamakta ve kendi kendini sansürlemektedir. Bu durum, egemen güçler açısından toplumu kontrol altında tutmak için olması gerekenden daha az karakol ve hapishane masrafları demektir.
Ahlakın amacının tam tersi bir işlev yüklenmiş olması, şüphesiz ahlaki kuralların değerini ve önemini azaltmaz. Ancak bireye özsaygısını kazandıracak ve özerk kimlikler üreten bir ahlak felsefesi ile bu ters işlevi düzeltmek mümkündür.
DOST VE DÜŞMAN: ÖTEKİ ÜZERİNDEN KİMLİK BULMA
Toplumsal muhayyile, kimlik oluşumunda savaşçı geleneğin izleriyle doludur. Savaş, sadece bir ekonomi-politik zorunluluk değil, aynı zamanda bir varoluş yoludur. Savaşın temeli düşmandır, düşman varlığıdır. Toplumsal kimliğin oluşumunda temel belirleyici etmen savaştır. Hegemonya mekanizması, savaşın yaratıcı gücüyle çalışır.
Düşman “öteki”dir. Bizden olmayandır. Anonim hayat alanının dışında durandır. Mezopotamya-Akdeniz havzasında “biz ve öteki” özneleri göçler sayesinde sürekli değişmiş, ancak ayrımın kendisi ve mantığı tarih boyunca aynı kalmıştır.
Öteki, sadece dışlanan değil aynı zamanda aşağılanandır. “Biz” ise çoğu durumda “Tanrının seçilmiş” kulları olarak yüceltilir. Toplumsal bir asabiyye oluşturma bağlamında anlamlı sayılabilecek olan bu tasavvur, bazan içe dönük olarak da kullanılmaktadır. Aynı topluluğun kendi içerisinde oluşan “biz ve öteki” ayrımı, iç savaşlara ve parçalanmalara kadar gidebilmektedir. Özellikle kimlik krizlerinde ötekinin tarifi ve karşıtı üzerinden kimlik izharı sözkonusu olur. Dost ve düşman algılayışının içe dönük öteki yaratma mekanizmasına dönüşmesi, bireysel ve toplumsal varoluşun sahici temellere dayanması gereğini baltalar. Sahte, geçici ve dışsal faktörlere dayanan kimliklerin bizatihi bir kriz göstergesi olduğu görülmektedir.
Din, mezhep, etnisite ya da Devlete biat gibi ideolojik kimliklerin “öteki”leri vardır ve bu ötekiler bir şekilde “biz” tarifini içerir. Kendisi olarak ve somut nedenler üzerinden kimlik bulamayan birey ve grupların sahte düşmanlar varederek ayakta kalmaya başlaması, tükenişin de göstergesidir.
Tarih boyunca özellikle parçalanma ve yenilgi dönemlerinde bu bölgede yaşayan bütün toplulukların yaşadığı travma, öteki üzerinden varolmaya ve hegemonya kurmaya çalışma çabası ile açığa çıkmıştır. Bu nedenle “öteki” yaratma özelliği olan faktörlerin, dost ve düşman tanımında minimum etki sahibi kılınması gerekir. Yani din, etnisite, mezhep yada ideolojik tercihler yerine, yaşamsal savunma ve güvenlik ihtiyacı temelinde tarif edilecek bir dost-düşman/öteki algılaması, bu sahte kimlik bulma alışkanlığını değiştirecektir.
Yalnızlık ve güçsüzlük korkusu, sürü halinde yaşama alışkanlığı, kanbağına dayalı sosyolojik birimlerin egemenliği ve ‘Deli Dumrul’ kültürü gibi nedenlerden beslenen kültürel genetiğin mutasyonu ancak özgür ve güçlü bireylerin çoğalmasıyla mümkündür.
ÖZGÜRLÜK VE BİREY
Tanrı telakkisi, kutsal ve otoriter devlet, kadim ve değişmez örf, mülksüzlüğe dayalı tarımsal üretim biçimi, insanı sınırlamaya zorlayan ahlak anlayışı ve “özgür ben”in oluşumu yerine ötekinin tanımına dayalı sahte kimlik edinimi gibi bir dizi faktörün sonucunda “insan” ölmektedir. Tekil bireyler ortaya çıkamamakta ve kollektif bütünlerle metafizik yorumlar egemen olmaktadır. Gerçek yerine sentetik imaj ve semboller geçmektedir. İçinde “insan” olmayan, insanı başka amaçların aracına dönüştüren, büyük bütünlerin değersiz ve önemsiz parçasına indirgeyen toplumsal düzenin dönüşümü, ancak bozulduğu noktalara yapılacak müdahalelerle mümkündür. Rezistans neredeyse çözümü oradadır.
Açık, özgürlükçü, Hukuk temelli bir devlet ve toplumun özü, özgür ve güçlü bireylerdir. Özgürleşmenin yolu ise kutsal-kral tanrı telakkisi yerine Kuran-ı Kerimin tanıttığı “dost ve merhamet kaynağı Allah”anlayışını, kutsal devlet yerine millete ait devleti, kadim örf yerine hukuku, tarımsal üretim ilişkileri yerine ticaret sanayi ve bilgiye dayalı refah politikalarını, kısıtlayıcı ahlakçılık yerine özgürlüğün temeli olan ahlakı ve düşman kültürü yerine kendini tarife dayalı esenlik ve erdem kültürünü ikame etmek gerekir.
Birey, ancak böyle bir ikame süreci içinde oluşur ve kendi emeği, yeteneği, tercihleri ile varolmayı seçen özgür yurttaşa dönüşür. Böylece Özgürlük; sahip olma, kendisinin efendisi olma, seçebilme ve sorumluluk yüklenebilme anlamında insanlaşmanın ve insanca yaşanacak bir toplumsal düzenin temeli haline gelebilir. Zira ‘Özgürlük düzenin kızı değil, Anasıdır’.


