POST MODERN DURUMLAR: ŞEYH, DEVLET, TARİKAT, TİCARET, SİYASET
Sonu gelmez bir trajediyi izler gibiyiz. Ülkenin gündemi sık aralarla ve birbiriylealakası olmayan uçlara seri biçimde savrulup gidiyor. Sanki kolektif bilinç altımız acıdan haz alan mazoşist eğilimlerini geliştiriyor. Türkiye’nin geldiği noktada onca güncel ve tarihisel mesele yığılmış vaziyette bekler ve ekonomik sıkıntıların pençesinde sıradan insan kan ağlarken sonunu getiremeyeceğimiz boş tartışmaların içine sürüklenip durmaktayız.
Tarihin trajik cilvelerinden biri daha gerçekleşti ve Türkiye’nin gündemi geçtiğimiz günlerde bir tarikatın şeyhinin cenazesine odaklandı. İskenderpaşa cemaatinin lideri sayın Coşan’ın naşının Süleymaniye camiine defni için üç partili koalisyon hükümeti apar topar bir bakanlar kurulu kararını çıkarttı.
Bakanlar kurulu kararını çıkartan hükümet 28 şubat müdahalesinin siyasal bağlamında kurulmuş bir hükümet ve işin en çarpıcı sayılabilecek yanı hakkında alelacele kurul kararı çıkartılan şahıs ise, 28 şubat baskısından bunalarakTürkiye’yi terk ettiği öne sürülen bir şahıs. Türkiye’de yaşamak çoğu zaman muhakeme ve mantığın ölçüsünden sıyrılmayı gerektiriyor olmalı. Birbiriyle çelişik iki olguyu bir arada ve kısa zamanda uzlaştırma becerisini biz Türklerden başka bir millet herhalde başaramaz. Gerçekliğin hissinin kaybolduğu bir vasatta komplo teorilerinin uçuşmasından başka ne beklenebilir. Belki bir örneğine Latin Amerika’da rastlanabilir; ama Türkiye en ücra mahalle kahvesinde komplo teorilerinin üretilebildiği siyasal kültürü hayli zenginleşmiş bir ülke olması bakımından tek örnek sayılmalıdır. İnsanı hafakanların basması işten değil.
Türkiye cumhuriyeti laik bir siyasal düzene sahip devlet olması yanında laikliğin bunca tartışmanın merkezine yerleştiği eşsiz ülkelerden de bir tanesidir. Bu ülkede laiklik adına şehitler bile verilmiştir. Laiklik ile şehitlik gibi iki farklı anlam dizgesinin kavramları bile bir bağlam içinde birbirine eklenebilir. Varlığını laikliğin bekçiliği ile bağlı sayan onca kurumun bulunduğu bu güzel ülkede bir tarikat şeyhi hakkında bakanlar kurulu kararı çıkartılabilir. Üstelik bu güzel ülkemde tarikat ve tekkeleri yasaklayan yasa maddesi bile mevcuttur. Üstelik Türkiye’nin şeyhler ve müritler ülkesi olmayacağını her vesileyle ve hırsla dile getiren kesimler vardır.
Neyse ki her şeye rağmen devletin tepesinde yalnızlık ve sessizliğinde sağduyuyu hala koruyabilen birisi bulunmaktadır. Bu siyasi pantomime son noktayı koydu da istikamet duygusunu yitirmemiş en azından bir kişinin bulunmasından küçük bir mutluluk duyduk.
Öyle anlaşılıyor ki post modern tanımlaması sadece 28 Şubatta yapılan askeri düzenlemeyi değil, ülkenin içine girdiği süreci de tarif etmekte. Türkiye yatay ve dikey bütün düzlemlerde post modern denilebilecek bir durumun özelliklerini yansıtıyor. Gerçeğin anlam ve anlatımı o kadar çoğul hale geldi ki, gerçeklik duygusu kaybolmaya yüz tuttu. Toplumsal algı absürd sayıklamalar şekline dönüşerek kolektif bir karamsarlığı beslemeye başladı.
Nihayetinde darbelerimizden günlük hayatımıza, dünyaya bakış açılarımızdan “kendi algımıza” her şey ama her şey buharlaştı. Ne yazık ki asıllar kayboldu; asıllardan bir iz taşıdığı seçilebilen biçimler iç ve dış dünyamızı doldurdu. Süreç böyle devam ederse toplu bir hiçlik duygusunun gelişip iyice pekişmesi beklenmelidir.
Hazır böyle bir uçtan bir uca salınıp duran bir yazı kaleme almaktayken ve tam da yeri gelmişken bir tarikat şeyhinin cenazesiyle oluşan gündem üzerinden yine bu bağlamda bazı noktalara bakmaya çalışalım.
Temsilin çarpıtılması
Tekke ve zaviyelerin yasayla marifetiyle yasak sayıldığı ülkemizde ilçesinden iline geniş bir yaygınlıkta sayısız tarikat, tekke ve zaviye varlığını sürdürmektedir. Toplaması yapıldığında milyonlarca vatandaşımız bu yerlere ve bu yerlerin başındaki irili ufaklı şeyhlere bağlanmakta, bağlılıklarını sürdürmekte ve katkı ve katılımlarıyla bu yapı/ilişki biçimini ayakta tutmaktadırlar.
Kısaca durumun açıklamasını yapmaya çalışırsak tarikatlar aslında Türkiye’nin yasal düzenine göre aslında yokturlar; ama fiilen vardırlar. Siyasetçilerden kendini laikliğin koruyucu/kollayıcısı sayan kurumlara kadar zaman zaman devlet ve hükümet görevlileri bu yapılar ve yapıların başındaki isimlerle dirsek teması içindedirler. Sağda siyaset yapanlar için bu ilişkiler olağan ve hatta siyaset yapmanın olmazsa olmaz koşuludur. Bu örtük ilişkileri ve bağlantıları gerçekte herkes bilmekte, el altından sürdürülen bu gizli kapaklı ilişki biçimi görmezden gelinmektedir.
Zamana ve koşula göre bir alış-veriş biçimine bürünen bu yaygın ilişki biçimi bir yandan tarikat yapılarını çarpıtırken, aynı şekilde siyaseti de iki yüzlü bir fırsatçılığa itmektedir. Gerçekte var olan bir olguyu yok saymak; ancak yok sayılan bu olguyu kendi dar çıkarları için kullanmaya çalışmak hem tarikatları, hem siyaseti, hem de sosyal hayatı çürütmektedir.
Bu noktada ya tekke ve zaviyeler kanunu değiştirilip bu dini/siyasi/ticari yapılar legal hale getirilmeli ve denetim altına alınmalı ya da eğer resmen yok sayılmaya devam edilecek ise, yok saymanın gereğince hareket edilmelidir. Yok sayılmaya devam edildiğinde de halka dini hayatını düzenleyeceği alternatif yol ve araçlar sunulmalıdır.
Belirsizlik ve belirsizlik üzerinden yürüyen iki yüzlülüğün sürdürülmesi dini hayatı, sosyal hayatı ve siyaseti doğru mecrasından çıkarmaktadır.
Türkiye bu iki yüzlülükten çıkartılmalıdır.
Aklın ve ruhun bastırılması
Bu çarpık ve kaypak ortam içinde Türkiye’de sayısız tarikat hızlı bir gelişme zemini bulmuş ve milyonlarca insanı denetler hale gelmiştir. Bağlılık ilişkisi temeline dayanan çoğu tarikat, cumhuriyetin teorik olarak en büyük düşmanı saydığı tebaa ve kulluk ilişkilerinin yeniden üretildiği ortamlardır. Sosyal ve ekonomik geriliğin her alana damgasını vurduğu ülkemizde insanlar sosyal ve iktisadi bir güvence ve dayanışma mekanizması olarak işleyen tarikatlar etrafında toplanmaktadır. Tarikatları var eden ve sürdüren bağlılık ilişkisi gönüllü kulluk olarak kurumsallaşmaktadır. Akıl, birey ve bireyin özgürlüğü temel insani ihtiyaçlar altında ezilmekte ve boğulmaktadır.
Örneklersek; yoksunluğu bir kader gibi üzerinde taşıyan Anadolu çocukları büyük kentlere geldiklerinde kalacak ev, burs olarak harçlık, sıcak kap yemeği bulmakta; diyelim ki üniversite öğrencisi olsun, okulu bitirdiğinde bu iç dayanışma düzeneğinde mütedeyyin bir eş, çalışabileceği bir işe kavuşmaktadır. Tarikatlar cinselliğe kadar uzanan geniş bir hayat alanında ihtiyaçları gideren aygıtlar gibi işlemektedir. Zaten böyle olduğu içindir ki bu yapılar hızla büyümektedir.
Fakat giderilen bu ihtiyaçlar karşılığında kişiden aklı ve ruhu istenmekte; tarikatın şeyhine mutlak bağlılık ve itaat zorunlu sayılmaktadır. Aksi davranış ve tutumlar büyük kentin sokaklarında aç ve sahipsiz kalmaktır.
Sınıfsallaşma ve yeni dinsel burjuvazi
Tarikatlar, dikey yapılardır ve varlıklarını bir şeyhin üzerinde somutlaştırırlar. Her dikey ilişki biçiminde olduğu gibi şeyh ve şeyhin etrafında sınırlı sayıdaki kişilerden kurulu dar bir seçkinler kliği kısa zamanda oluşur. Tarikat ideolojisinin ve tarikat etrafında oluşan kaynak ve enerjilerin denetim ve kullanım yetkesi bu kliğe aittir. 80’li yıllarda bu örgütlenmeler kamusal kaynaklara ulaşabilir ve bu kaynakları kullanabilir duruma gelmişlerdir. Yine bu yıllarda hızla ticarileşmiş ve 2000’lere gelindiğinde her biri önemli sermaye kuruluşları niteliğini kazanmıştır. Mesela İskenderpaşa örneğinde Server Holding ortaya çıkmıştır. Bugünlerde iflas eden İhlas Holding yine benzer bir temelde oluşmuştur. Yeşil sermaye olarak adlandırılan holdinglerin neredeyse tamamı yine dini bağlılığı sermaye birikiminin dayanağı yapmıştır. Jetpa bunlardan sadece bir tanesidir.
Tarikat bağlısı yaygın kitle bu parasal devinimden kısmi bir pay alabilse bile, sermayenin kontrolü dinsel bir meşruiyete sahip şeyhin ve etrafındaki dar kliğin elindedir. Tarikata bağlılığını dini bir gerekçeyle sürdürme ısrarındaki yaygın kitle bu cemaatlerin proleterleri olarak kalırken, yine sınırlı sayıda kimse orta ve orta üst sınıfa tırmanmakta; öte yandan şeyh ve etrafındaki dar klik şimdilik bilincini edinemediği veya deklere edemediği “tepe sınıf” haline gelmektedir. Yaşam ve ilişki biçimiyle bağlılıklarıyla kendilerini var eden kitlenin yaşam ortalamasından bütünüyle kopmaktadırlar. Bugün belli başlı tarikatların veya cemaatlerin tamamı benzer bir iç gerilimi taşımaktadır. Nur cemaatinden Nakşilere ve İhlasçılara sınıfsal bir parçalanmanın tohumları yapıların iç bünyesine ekilmiştir.
Dini ve sosyal işlev ile iktisadi işlevin karmaşık bileşimi, çoğu zaman dar bir çevrenin sınıf ya da grup çıkarlarını örten ve dinsel bir meşruiyet ile iktisadi bir çıkarın pekiştirildiği çarpık ve hatta iki yüzlü bir dinsel ideolojik terminolojiyi türetmektedir. En uç örneği kendi iç toplantılarında bolca nefis terbiyesinden bahsederken kendi televizyon ekranlarını kamuoyunda homoseksüel bilinen isimlere açan, liderinin geçen yılki yaş günü kutlamasının hafızalarda yer ettiği İhlas Grubudur.
Farklı türlerde olmakla birlikte nefsi terbiye etme iddiasıyla varlık kazanan çok sayıda şeyh ve onların klikleri, “mutantan” bir hayatın içine saplanmıştır.
Dinsel bir meşruluk ve amaçla ortaya çıkıp, çarpık bir sermaye ilişkisinin üretilmesinin kaynağında yine bu yapıların her türlü denetimden uzak kalmaları ve şeffaf olmayan ve gönüllü kulluklar geliştiren iç mekanizmaları bulunmaktadır. Kişiliğin geliştirilmesi işlevini üstlenmesi gereken tarikatlar bugün çoğu bakımdan gönüllü ya da farkına varılmamış kulların yeniden üretildiği ortamlardır.
Netice-i Kelam
Türkiye, holdingleşen tarikatlar marifetiyle çok yaşamsal değeri olan dinini de el altından yürütülen çok yönlü oportünist ilişkilere kurban vermiş görünmektedir. Bu bağlamda aklı ve toplumu özgürleştirici dindar bir çabanın gelişebileceği vasatlar tırpanlanmıştır. Güç ilişkileri denklemini aşan siyasal bir ufku bulunduğu seçilemeyen “olası önderliklerin” de siyaset yapma adına yeni yükselen bu çarpık dinsel burjuvazinin sermaye ve kitle desteği tuzağına düşecekleri görünmektedir.
Akla, bireye, özgürlüğe ve erdeme ulaşmak için yürünecek zahmetli ve uzun bir yol var.


