Tarayıcınız (Internet Explorer 6) güncel değil. Güvenlik ayarlarında sorunlar oluşmakta, bu ve diğer sitelerde may bütün özelliklerin görüntülenmesine mani olabilmektedir. Tarayıcınızı nasıl güncelleyeceğinizi öğrenmek için tıklayın.
X

Yücel Bulut

13 Mart 2001


SIRADAKİ GELSİN

Bilmem dikkatinizi çekti mi? Malum kriz sonrasında, Perşembe ve Cuma günleri yaptığı konuşmalarda Sayın Başbakanın sesi titremiyordu. Kelimeleri de karıştırmamıştı. Gayet net ve düzgün konuşmuştu. Daha güçlü ve sağlıklı görünüyordu. Haftanın ilk üç gününde yaptığı konuşmaları hatırlayalım. Karşımızda nefes nefese kalmış hali ve titrek sesi ile kelimeleri birbirine karıştıran, dili dolaşmış alıştığımız bir Başbakan vardı. Sanki siyasi ve ekonomik kriz Sayın Başbakanı “huzura” erdirmişti. [Belki de, mevcut durumun vahametini saklamak için çok sevdiği biz “vatandaşları”na moral vermek için güçlü görünmeye çalışıyordu. Kim bilir?]

  • Facebook
  • Tumblr
  • Twitter

Pazartesi gününden bu yana, önce Cumhurbaşkanı-Başbakan arasında cereyan eden bir kriz yaşadık. Ardından bu krize bir de ekonomik kriz eklendi ve adı resmen konmamış bir “devalüasyon” gerçekleştirildi. Bir gecede % 40’lar civarında fakirleştik. Ertesi günü bu fakirleşme daha da arttı. Aman canım!! Başbakanımızın sağlığına kavuşması yanında bu kadarcık ekonomik kaybın lafı mı olur yani?!.. Bu millet ne zorluklar yaşadı. Bunu da aşarız evvelallah. Türk değil miyiz neticede?!! Kendimizle öğünürüz biz. Çalışkanız ve kendimize güvencimiz de tamdır.

Üst üste gelen bu krizler, bir kez daha, memleketi idare edenlerin becerileri ve kapasiteleri konusunda şüpheleri kışkırttı. Aslında bu gelişmeler neticesinde ortaya çıkan en önemli sonuç, hükümetin uyguladığı gerek sosyal, gerek siyasi ve gerekse de ekonomik politikaların “siyasi sorumluluğunu” üstlenmekten özenle kaçınmasıdır.

Başlangıçta Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında gerçekleştiği ifade edilen —fakat daha sonra, asıl tartışmanın Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan ile Cumhurbaşkanı arasında geçtiği yaygınlaştırılmaya çalışılan— siyasi krizde hangi tarafın “haklı”, hangi tarafın “haksız” olduğu hafta boyunca tartışıldı. Sanki Cumhurbaşkanını ya da Başbakanı haklı bulsak ne değişecekti?

Siyasi krizin Cumhuriyet tarihinin en büyük iç borçlanmasının yapılacağı tarihin bir gün öncesine denk gelmesi, krizin boyutlarını kat kat büyüttü. Millet, neticede, cami avlusuna terk edilmiş nur topu gibi bir “ekonomik kriz” ile karşılaşıverdi.

Siyasi krizin hemen sonrasındaki gelişmelere dikkatle bakmak gereklidir. Sayın Ecevit’in tavırlarında kapıdaki krizden endişe edildiğine ya da krizi engellemeye dair herhangi bir ipucu bulmak mümkün değil. Tam tersine, —grubu ile birlikte—ağlama seansına çevirdikleri grup toplantısında yaptığı konuşmada krizi çözmeye ve piyasaları rahatlatmaya dönük adımların atılmadığına ve bizzat Başbakanın ağzından siyasi krizin hala devam ettiğine ilişkin açıklamaların yapıldığı görülür. Mecliste grubuna hitaben yaptığı o konuşmada —nefes nefese hali ve titrek ses tonuyla— Cumhurbaşkanı’nı şikayet etmiyor muydu? Güya, Cumhurbaşkanından “ekonomik programın arkasında olmaya devam ettiğine” ilişkin bir açıklama yapmasını istemiş, fakat Cumhurbaşkanı çeşitli “bahane”lerle bu Sayın Başbakanın bu isteğini yerine getirmemişmiş falan filan… [Hem Cumhurbaşkanının yetkilerinin fazlalığından şikayet ediyor, hem de kendi uhdelerinde olan konular için Cumhurbaşkanının işe karışmasını istiyor. Bu ne biçim iş yahu?] Arkasından da şöyle ekliyordu, Sayın Başbakan: “Oysa ben bunu kendim için istememiştim. Partim için de istememiştim. Hükümetim için de istememiştim. Ülkem için istemiştim.”

Perşembe günü yaptığı açıklamada ise ne diyordu Sayın Başbakan? Hatırlayalım: “Ekonomimizin sorunları vardı. Patladı.” Mesele bu kadar açık. [Hatırlar mısınız bilmem? Eskiden gazetelerde “Top Nerede?” diye bir bulmaca yayınlanırdı. Hani, bir gol enstantanesi verilir, fotoğraf karelere ayrılır ve topun hangi karede olduğunun tahmin edilmesi istenirdi. Başbakanın açıklaması bana bu bulmacayı hatırlattı.] Hadi tahmin edin bakalım: Başbakanın ya da hükümetin, bu krizdeki yanlışları nerede?

Olayların gelişimi, hükümetin ekonomik krizi engellemek gibi bir niyetinin falan olmadığını gösteriyor. Bu süreçte, böyle bir niyetleri hiç olmadı. Art niyetli düşünürsek eğer, siyasi ve ekonomik krizin Hükümet tarafından bilinçli olarak çıkarıldığını söylemek mümkün ve bunun için de elde yeterince ipucu var aslında. Bunu elbette ispat edemeyiz, bu yazının konusu da bu değil zaten. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz sanıyorum: Siyasal kriz vesilesiyle gerçekleş[tiril]en ekonomik kriz, gerçekte, Hükümet tarafından “bilinçli” olarak karar verilmiş bir ekonomi politikasıdır. Hükümet [ya da gerçekte memleketi hangi merci idare ediyorsa, o] tarafından, —kimi otoritelerce gecikmiş olarak değerlendirilen— ismi konmamış bir “devalüasyon”a karar verildiği açıktır. Hükümet de, bu siyasi krizi vesile sayarak, IMF’nin önerdiği ekonomik uygulamaların “kendiliğinden bir şekilde” hayata geçirilmesini sağlayarak “sorumluluktan sıyrılmak” istemiştir. [Gerçekte, hükümetin bu isteği sadece bir sanıdan ibarettir.]

Türkiye’de bir siyasi irade sorunu olduğu biliniyor. Memleketi kimin idare ettiği konusunda şüpheler var. Aslında zihinlerde bu sorunun bir cevabı var, fakat kimse bu cevabı açıktan “zikretmeye” —çeşitli gerekçelerle— telaffuz etmiyor. Memleket, bir anlamda, “fail-i meçhul”e kurban gidiyor. Hükümetin, iktidarın gerçek sahibi olmadığı aşikar. Tek fonksiyonları, mecliste temsil edilen fakat “hükümet kurmaları yasaklanmış” siyasi partilerin devre dışında tutulmalarını sağlamaktan ibaret gibi. Hükümetin kendisini “alternatifsiz” görmesi de buradan kaynaklanıyor alsa gerek. Yolsuzluklarda olduğu gibi, insan hakları ihlallerinde olduğu gibi, meclis tüzüğünün değiştirilmesinde olduğu gibi, tüm eğitim kurumlarında yaşanan başörtüsü yasaklarında olduğu gibi hükümet nasıl kendi beceriksizlikleri ve yetersizlikleri nedeniyle kendisini sorumlu ve başarısız görmemiş ve istifa etmeyi tercih etmemişse, yaşadığımız siyasi ve ekonomik kriz nedeniyle de kendini başarısız görmeyecektir ve dolayısıyla da istifa etmeyecektir. Nitekim bu yazı kaleme alındığı esnada, koalisyon ortakları yaptıkları toplantı sonrasında, malum bahaneleri sıraladıktan sonra, hükümetin istifa etmeyeceğini ve kabinede herhangi bir revizyonun da düşünülmediğini açıkladılar. Sorumluluk bürokrasiye yüklenmiş olsa gerek ki, bankalar arasında yapılan toplantıya Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel davet edilmemişti. Neticede o da istifa etti. Mevcut hükümetten beklenen ve kendisine yakışan davranış da buydu zaten!!!

Medyaya dokunmasak olmaz. Sevgili medyamızın “Kara Çarşamba” ertesindeki hali neydi öyle? Bir gün öncesine kadar ekonomik programa övgüler düzmekle meşgul —ekonomik tahminler konusunda, benim gibi “iktisat ilmi”nden bihaber birisinden herhangi bir farklarının olmadığı bu kriz vesilesiyle bir kez daha ortaya çıkmış bulunan— tüm yazılı ve görsel basınımızın ekonomi yazarları, borsa uzmanları, analizcileri —nasıl olduysa oldu— birdenbire memleketin ekonomik gerçeklerinin farkına varıverdiler: Hükümetin Kasım krizinden sonra alması gereken önlemleri almakta geciktiğinden, uygulanmakta olan ekonomik programın arkasında bir “siyasi irade”nin bulunmayışından ve tüm sorumluluğun bürokratlara bırakıldığından bahisle Hükümeti sorumluluk almaya ya da istifaya davet etmeye başladılar. CNN-Türk’ün ekonomi uzmanlarından bir tanesi, bu krizin en azından bir ay öncesinden birileri tarafından bilindiğini, borsada işlem yapan aracı kurumlardan bazılarının işlemlerine bakıldığında bu durumun görülebileceğini iddia etti. Bu türden spekülatif iddialar, böylesi kriz ortamlarında sıkça dile getirilirler. O nedenle, bu iddialara temkinli yaklaşmak gerekli. Bu ciddi ve önemli bir iddiadır ve yetkililer tarafından iddianın gerçekliği araştırılmalıdır. Bu yazı için iddianın önemli olan yanı şu: Borsada bu türden gelişmeler var, piyasada böylesi bilgiler dolaşıyor da, bu gelişmelerden haberdar iddia sahibi uzmanlar ve medya, kamuoyunu neden uyarmıyor? Her sıkıştıkları anda, denize düşenin yılana sarılışı gibi sarıldıkları “kamuoyunu aydınlatma” misyonları nerede kaldı sevgili medyamızın?

A. Savaş Akat, Deniz Gökçe gibi anlı şanlı ekonomi profesörlerimiz ve Mahfi Eğilmez’in geçen yılın enflasyon rakamları açıklandıktan sonraki açıklamalarını hatırlıyorum. Sayın hocalarımız enflasyondaki sapmayı önemsemiyorlardı ve programın arkasında durulması gerektiğini, zira uzun vadede programın halkın yararına olacağını iddia ediyorlardı. Krizden sonra ise bir kısım ekonomistlerimiz durumun vahametini anlatırken çok neşeliydiler. Hükümetin beceriksizliklerini latifelerle anlatma yolunu tercih etmişlerdi. Vatandaşı önceden uyaramadık, bari birazcık olsun neşelendirelim der gibiydiler.

Memleket işte böylesi bir yüzsüzlüğe duçar olmuş durumda. Suç ortakları, ele başlarını istifaya çağırıyorlar. Evet, hükümet beceriksiz. İradesiz. Yolsuzluklara bulaşmış. Bu çok açık. Ama ya üniversitelerimiz? Gazetelerimiz? Televizyonlarımız? Aydınlarımız? Milletin kandırılmasındaki rolleriniz nedeniyle, hükümeti istifaya davet ederken, örneklik teşkil etmek için, siz de istifa etmeyi düşünmez misiniz? En azından bir öz-eleştiri, özür dileme erdeminde bulunamaz mısınız? [Yüzsüzlüğün, dinleyeni sinir krizlerine gark edecek bir diğer örneği bugün, bizzat Başbakandan geldi. —Bu satırların yazarı, yazının editöre zamanında gönderilememesi nedeniyle, bugün toplanan MGK toplantısı sırasındaki ve sonrasındaki açıklamalara da şahit olma bahtsızlığını yaşadı ve bu notu ekleme ihtiyacı hissetti.— Sayın Başbakan, MGK toplantısından çıktıktan sonra çok kısa bir açıklama yaptı. Alay eder gibi, Türkiye Uzay Kurumu’nun kurulmasına karar verildiğini söyledi. Gazetecilerin toplantıda nelerin olduğuna ilişkin soruları üzerine Başbakanın cevabı “Bildiğiniz gibi, MGK’da konuşulanlar gizlidir. Dışarıya bilgi verilemez.” mealinde oldu! Birileri bizimle dalga mı geçiyor? Bu söze ne denir? Aklımızı koru ya Rab! Allah’ım, bizlere taşıyamayacağımızdan fazlasını yükleme!]

Eğer “devletin gerçek sahipleri”, tüm başarısızlıklarına rağmen hükümetin görevine devam etmesine izin veriyorlarsa, o zaman, bu hükümet kendisine verilen görevleri başarıyla yerine getiriyor demektir. Bize düşen de, bu aşamada, hükümete yüklenen bu görevlerin neler olduğu ve Türkiye’nin nereye götürülmek istendiği konusunda düşünmek olmalıdır.

Meselelerimizi adam akıllı tartışmıyoruz. Cürümü işleyenler, konuyu nasıl tartışmamız gerektiğini de belirlemeye çalışıyorlar. Bizi sınırlarını kendilerinin belirledikleri dar bir alanda tartışma yapmaya zorluyorlar. O alanın dışına çıkmamıza asla izin vermek istemiyorlar. Ellerindeki imkanlar nedeniyle, çoğu zaman da bunu başarıyorlar. Kamuoyunda gerçekleştirilen çoğu tartışma, bana, sokaklarda zaman zaman karşılaştığımız adi soygun düzeneğini çağrıştırıyor. Hani yankesici, adamın cüzdanını yürütür de, işbirlikçileri mağdurun dikkatini dağıtmak veya onu şaşırtmak için mağdura sözüm ona yardım ederler. Her kafadan bir ses çıkar. O arada hırsız kaçar gider. Biraz sonra işbirlikçiler de çekilir giderler. Hırsızlar kuytu bir köşede bir araya gelir ve ganimeti paylaşırken; öte yanda “konu mağdurumuz” soyulmuşluğuyla ve aldatılmışlığıyla baş başa kalır. Kamuoyunda gerçekleştirilen tartışmaların üslubu ve kapsamı biraz bu örneğe benziyor. Biz “Cumhurbaşkanı mı, Başbakan mı haklı?”, “ekonomik krizin faturasını hangisine keselim?” diye tartışırken o arada tezgaha konmuş bir takım planlar uygulanıyor ya da yeni planlar devreye sokuluyor. Ne yazık ki, biz bunların farkında değiliz.

Türkiye’nin meselelerinin günlük sıkıntıların ötesinde ele alınması gerekmektedir. “Türkiye’yi nasıl bir geleceğin beklediği” sorusunun cevabı üzerinde kafa yormak mecburiyetindeyiz. Günlük sorunlarımızı da yine bu ana soru etrafında tartışmak ve cevaplamak durumundayız. Ortada çok acı bir gerçek var: Yaşanan ekonomik, siyasi ve sosyal sıkıntılar nedeniyle birçok yetenekli ve değerli akıl sahibi insanlarımız böyle bir soruyla ilgilenmiyorlar bile artık. İnsanlarımız, “büyük anlatıların bittiği” şeklindeki post-modern saçmalıkların tuzağında, Türkiye üzerine düşünmekten kaçıyorlar adeta. Dahası böyle bir ameliyeyi yersiz, anlamsız ve beyhude bir uğraş olarak görüyorlar. Bütün kurumlarıyla Türkiye Devleti, halkını kendine küstürmüş durumda. Ancak tüm Türkiye, saygınlıklarını bizzat kendi icraatlarıyla yok eden kurumlar ve kişiler için değil, öncelikle ve öncelikle kendisi için yeniden düşünmek ve en azından gelecek için doğru bir izlek bırakmanın uğraşı içerisinde olmak zorundadır.

  • Facebook
  • Tumblr
  • Twitter
463 Defa Okundu