Tarayıcınız (Internet Explorer 6) güncel değil. Güvenlik ayarlarında sorunlar oluşmakta, bu ve diğer sitelerde may bütün özelliklerin görüntülenmesine mani olabilmektedir. Tarayıcınızı nasıl güncelleyeceğinizi öğrenmek için tıklayın.
X

Burhan Metin

20 Mart 2001


TAYYİP ERDOĞAN: UMUT MU, SERAP MI?

Kamuoyu araştırmaları, halkın siyasete ne denli yabancılaştığını, parlamenter siyasete beslenen umutların tümden kaybolduğunu göstermektedir. Anketlerde kararsız olarak belirtilen, ama mevcut herhangi bir siyasi partiye oy vermemekte son derece “kararlı seçmen” kitlesinin oranının % 60 seviyesini aştığı ortaya çıkmaktadır. TESEV tarafından gerçekleştirilen “güven araştırmasında” milletvekilleri “güven duyulmayanlar” arasında birinci sırada gelmektedir. Başbakan Ecevit ve hükümetin sorumsuz tutumlarıyla patlak veren son ekonomik kriz, siyasetten uzaklaşmayı “siyasete öfkeye” dönüştürmüştür.

  • Facebook
  • Tumblr
  • Twitter

TESEV tarafından gerçekleştirilen “güven araştırmasında” milletvekilleri “güven duyulmayanlar” arasında birinci sırada gelmektedir.

Parlamenter temsilin enkaz haline geldiği bu süreçte artan ekonomik ve siyasi sorunlar altında ezilen geniş yığınlar, güven duyabilecekleri, umutlarını bağlayabilecekleri yeni bir lider aramaktadır.

Tayyip Erdoğan, 28 Şubat sürecinde siyasi yasaklı hale getirilmesine rağmen farklı toplum kesimlerinden yüksek bir siyasal ilgi ve beklentinin kendisiyle buluştuğu neredeyse tek isim olarak öne çıkmaktadır. “Öteki Türkiye”, siyasi yasağını kulak ardı ederek Erdoğan’a karşı büyük bir beklenti ve sempati içindedir. Öteki Türkiye’nin güveni ve umudu açık farkla Erdoğan’ın yanındadır. “Resmi Türkiye” ise, bu “halk kahramanını” ne yapacağını “kestirememenin” sıkıntısını çekmektedir.

Erdoğan gerçeği nedir? Erdoğan, umut mudur? Yoksa serap mıdır?

Yeni Kentliler: Kente Gelen Anadolu

Anketler de, gözlemler de Erdoğan’ın hemen her siyasi parti seçmeninin desteğine sahip olduğunu göstermektedir. Erdoğan, bütün siyasi partileri yatay kesmektedir. Merkez sol ve merkez sağ tabanda en az kapatılan kendi partisi Refah Partisi’nin tabanı kadar ilgi uyandırmakta ve sempati toplamaktadır.

Türkiye’nin vitrini olan İstanbul’da belediye başkanı olarak yaptığı başarılı hizmetlerin Erdoğan’ın yüksek ratinginin oluşmasında kuşkusuz önemli payı bulunmakla birlikte, yalnızca başarılı belediye başkanı imajının böylesine yaygın bir “siyasi ilgiyi” oluşturmaya yetip yetmeyeceği bir tartışma konusudur. “Erdoğan Efsanesi”, tek başına başarılı belediye başkanlığı ile açıklanabilir değildir. Efsanenin anahtar cümleciği, Erdoğan’ın temsil ettiği sosyolojide aranmalıdır. Aksi halde bütün parti seçmen tabanlarının tek isim tarafından “yatay kesilmesi” olgusu, sübjektif değerlendirmelere kalır.

“Erdoğan Efsanesi”, tek başına başarılı belediye başkanlığı ile açıklanabilir değildir.

Erdoğan, “kente gelmiş Anadolu’nun” sosyolojik ortalamasını temsil etmektedir. “Yeni kentlilerin”, sosyo-politik ifadesidir, Erdoğan. Türkiye’nin başat sosyolojik dinamiği göç ve Anadolu’dan sökün eden milyonların belli başlı kentlere yerleşmeleridir. Bu yaygın ve amorf kesim, Türkiye’nin “baskın demografik olgusudur”. Türkiye’nin geleceğinin tayin edilmesinde “yeni kentlilerin” devinimleri ve taleplerinin tayin edici etkisinin yüksek olacağı kesindir. Belirsiz ve kaypak sınıfsallığına rağmen “yeni kentliler” Türkiye’nin değişme enerjisi ve hırsını içinde taşıyan tek ve gerçek sosyolojik dinamiktir.

Erdoğan’ı var eden sosyo-politik maya kaynağını, Pera’nın eteklerinde yığılan Anadolu’dan almaktadır. Efsanenin kurgusunun güçlü tarafları da, zaafları da bu olgudan beslenmektedir.

Hırslıdır; çünkü yükselmek ve toplumsal piramidi hızla tırmanmak istemektedir. Piramidi tırmandıkça kendi bilincine varmakta ve siyasal taleplerde bulunmaktadır. Kent yoksulluğundan derin izler taşımaktadır; çünkü gelirken yoksulluğunu bir kader gibi üzerinde taşımıştır. Protesttir; çünkü toplumsal statü ve servetten pay istemektedir. Kentsel genişlemenin yarattığı olanaklarla kendisine refah tabanı yaratmıştır. Böyle olduğu içindir ki sınıfsal bir karakter kazanamamış, kendisi için ( für sich) sınıf haline gelememiştir. Kendiliğinden sınıf (an sich) olmakla kendisi için sınıf olmanın arafında salınmaktadır. Algı düzeyinde kent yoksullarıyla çok şeyi paylaşır; ama somut yaşama biçimleriyle orta sınıf eğilimlerini geliştirmek çabasındadır.

Yeni kentliler, taşıdıkları özellikleriyle geçiş halinde çalkalanan Türkiye’nin sosyal ve siyasal gel gitlerinin toplumsal taşıyıcılarıdır.

Erdoğan, bireysel sosyolojisinin dokusu temelinde yeni kentliler ile “kalbi bir bağ” kurmuştur. Bu bağın derinliği nedeniyledir ki, benzer sosyo-ekonomik karakteristikler gösteren özellikle merkez parti seçmenlerinin ilgi ve desteğini kazanmaktadır.

Bu noktada Erbakan-Erdoğan çelişkisinin temellerine eğilirsek, iki isim arasında ortaya çıkan çelişkinin farklı sınıfsal mensubiyetlerin barındırdığı “bilinç çatışmasının” izlerini taşıdığını tespit edebiliriz. Küçük burjuva/bürokratik seçkin kökene sahip olan Erbakan’ın, yoksul bir İstanbul semtinde hayata adımını atmış Erdoğan’a “yukardan” bakacağı ve baktığı tahmin edilebilir. FP’nin gelenekçi seçkinlerinin, Erdoğan’ın adıyla bütünleşen Yenilikçi çıkışa yönelttikleri eleştirilerde sınıfsal mensubiyetlerin kalıntıları açıklıkla seçilebilmektedir. Evlilikler yoluyla iç dayanışmalarına akrabalık asabiyesini de ekleyen “milli görüş seçkinlerine” göre Erdoğan “kenar mahalle çocuğudur”. Elinden tutmadıklarında hayatın anaforunda kaybolup gidecektir. Kendisine “ihsan” edilmiş bir baldırı çıplaktır. “Milli Görüş’ten kazandıklarını geri verse üzerinde donu bile kalmayacak birisidir”.

Adı Erbakan’ın halefi olarak geçen İstanbul İl Başkanı Numan Kurtulmuş’un Erbakan ile aynı “sosyeteye” mensup bulunmasının altı çizilmelidir.

Efendi-Köle Diyalektiği

Hegel, insanlık tarihini “tanınma mücadelesi” ve bu mücadelenin sonucunda ortaya çıkan efendi-köle diyalektiği ile açıklar. Tarih, kölenin kendi emeğinin ve çalışmasının bilincine vararak özgürleşmesi ve efendisini aşma çabası çizgisinde ilerler.

Hali hazırda son dalgaları kentleri vurmasına rağmen yarım asrı aşan zaman içinde Anadolu’nun göç devinimi tamamlanmış ve kentleri ele geçirmiştir. “Yeni Kentliler”, bu kısa sayılabilecek zaman diliminde kentsel yaşamın yeniden üretildiği kentsel dinamik haline gelmişlerdir. Yoksulluktan servete ulaştıkça, ekonomi-politiğin karmaşık ilişkilerinin parçası olmuş ve bütünleştikleri kentsel hayatın politiğini çözümlemeye başlamışlardır. İlişkileri tanıdıkça ve bu ilişkilerin parçası oldukça genişleyen ekonomik etkinliklerinin sosyal ve siyasal bir egemenlik sisteminin bir bağlamı bulunduğunu ve bu bağlamın da kendi varlıklarını “yok saydığının bilgisini” tecrübeleriyle edinmişlerdir. Artan etkinleriyle ekonominin ve çoğu zaman ekonomik ilişkiler temelinde “siyasetin efendilerini” tanıma fırsatına ulaşmışlardır. Özellikle seçmen olarak demografik başatlıklarına ve yükselen iktisadi etkinliklerine paralel olarak toplumsal piramidi “serbest piyasa koşulları altında” rahatça tırmanmaları gerekirken, pek de kavramsallaştıramadıkları bir ekonomi-politik egemenlik düzeneğinin efendi olmaya kalkmamaları uyarısıyla karşılaşmışlardır.

Kendi emeği ve çalışmasıyla ( bir çok durumda tabii kentsel talandan alınan payla) kendi bilincini edindikçe ülkenin efendileriyle karşı karşıya gelmek kaçılmaz olmuştur. Köle görülen “yeni kentliler” sancılı bir süreçte şimdi kendi bilincini edinip efendiyi aşmak ve özgürleşmek aşamasındadırlar.

Köle görülen “yeni kentliler” sancılı bir süreçte şimdi kendi bilincini edinip efendiyi aşmak ve özgürleşmek aşamasındadırlar.

Erdoğan, efendi-köle diyalektiğinin aşılması sarsıntılarının yaşandığı süreçte “kölelerin” efendiyi aşabileceklerine dair güvenin bir ifadesi olmuştur. Erdoğan’ın “dilinde” bu çözümleme, “biat-itaat kültürün artık geride kalması” olarak ifade edilmektedir. Tam da bu noktada Erdoğan, “yeni kentlilerin” özgürleşme istemlerinin siyasal temsilcisi olarak belirmektedir. Biat kültürünün aşılmasına dair söylenen söz, yalnızca Fazilet içi kavganın bir yansıması olarak ele alınmamalıdır.

Türkiye’nin yakın ve yakıcı gündemi giderek keskinleşen efendi-köle çelişkisi olarak adını koyduğumuz temel sosyolojik yarılmasının aşılması etrafında dönecek yoğun çekişme/çatışmalara gebedir. Hürriyet Gazetesindeki köşesinde Serdar Turgut, aynı zamanda Türkiye’yi derin kimlik tartışmalarının içine de iten bu sosyolojik çelişkinin ancak “melezleşme” yoluyla aşılabileceğini yazmıştır. Toplu halde tarihin dışına düşmeyecek ve birbirimizin boğazına sarılmayacak isek, sadece aydınlar düzeyinde değil, egemenlik siteminden yaşamın her alanına toplumsal segmentler birbirlerini artı değerleriyle aşılayabilmelidir.

Hegel’in felsefesinde diyalektik aşma, karşıtın veya çelişik olanın “kapsanarak” aşılmasını ve böylece tarihin bir üst aşamaya geçmesini ifade eder. Weber’in ideal tipleri çerçevesinde anlayabileceğimiz “Öteki Türkiye” ile “Resmi Türkiye” arasındaki baş çelişki diyalektik aşmaya uğratılamadığında Türkiye için tarihin çanları son kez çalacaktır.

Öteki Türkiye’nin temsilcisi olarak siyaset sahnesinde parlayan Erdoğan, bu çelişkinin tam ortasında durmaktadır ve ülkenin baş çelişkisinin aşılmasının da anahtar figürü durumundadır.

İslamcılığın Değişen Jeopolitik Aksı

Türkiye’nin devlet ve siyaset hayatının içine yerleşen Avrupa-Atlantik çelişki ve çatışmasının geçtiğimiz on yılda tırmanan siyasal İslam’ın üzerinde etki meydana getirmemesi beklenemezdi. İran yenilgisi, kapsama alanı dışına terk edildiğinde İslam dini ve dindarlık çizgisinde gelişen siyasi hareketlerin kendilerine vereceği zararların boyutları hakkında Atlantik güçlerine önemli bir ders oldu.

Jeopolitikteki ikinci yapısal değişim soğuk savaşın bitmesi ve yeni enerji ve hammadde kaynaklarını barındıran Avrasya’nın dünya siyasetinin merkezine oturmasıdır. Bu zengin kaynakların kontrolü için global bir savaş verilmektedir. Türkiye ise, Avrasya’nın mihver ülkesi olarak kendiliğinden bu savaşın arenası ve aktörü haline gelmiştir. Türkiye ile “iyi ilişkiye sahip olmadan” veya Türkiye’yi “kontrol altında tutmadan” herhangi bir global gücün Avrasya’da kalıcı bir etkinliğe kavuşması ve etkinliğini sürdürmesi imkansızdır. Yeni “büyük oyunda” işgal ettiği stratejik konumu nedeniyle Türkiye, her türlü dış istihbarat operasyonunun hedefi halindedir. Türkiye üzerinde kıran kırana bir “etkinlik” mücadelesi verilmektedir.

Atlantik’in Türkiye olmadan bir Avrasya siyaseti yürütmesi imkan dışıdır. Amerika, Avrasya etkinliği için Türkiye’ye mecburdur.

Fakat yüzünü Avrasya’ya dönecek olması Türkiye’nin iç siyasal parametrelerinde, her biri İslam dini ve ülkedeki dindarlıkla sıkı bağlar içeren tarih, millet ve gelenek perspektifini içerebilmesi demektir. Bu bağlamda din ve dindarlık-siyaset ilişkisi ister istemez hem Türkiye’nin hem global mücadelenin gündemi olmaktadır.

Atlantik, Özal ile yaşadığı deneyimin farkındadır ve kütlesel bir destek de bulacak olan dindarlığı içkin demokratik bir siyasetin Türkiye’de gelişmesini istemektedir. Amerikan demokrasisi, Kurucu Babalardan başlayarak dindar-demokrat bir siyaset anlayışına hiç yabancı değildir.

Bu çerçeve içinde Atlantik ile Avrupa ve Avrasya üzerine hesap yapan diğer güçler arasında Fazilet Partisi’nin konu olduğu bir çekişme yaşanmaktadır. Erdoğan’ın ve Yenilikçilerin galibiyeti veya kendilerine yeni bir yol çizmeleri Almancılığı (Avrupacılığı) bilinen Erbakan’ın patronajındaki İslam’ın siyasal algılanmasına dayalı hareketin jeopolitik aksını değiştirecektir.

Erdoğan, bu jeopolitik aks değişiminin üzerinden yürüyeceği isim olarak görünmektedir.

Ankara Çelişkisi

Erdoğan’ın mahkum edildiği davanın hukuksal bir dava olmayıp, siyasal bir dava olduğu açıktır. Ankara, 27 Mart 94 seçimlerinde kazanılan yerel iktidarın avantajıyla Türkiye’deki dindar siyasi eğilimleri parantezine alarak gövdeleşen “milli görüş hareketinin” seyir çizgisini kontrol altında tutabilmek için hukuk yoluyla siyasal bir müdahalede bulunulmuştur. Gerek gelenekçi gerekse yenilikçi kesime ne tür kalıcı bir yönlendirmenin yapılacağı hususunda kanaat oluşmadığından (ülkenin istikrarsız siyasi hayatı da dikkate alınarak) Anayasa Mahkemesi Fazilet Partisi davasını zamana yaymaktadır. Parti hakkında verilecek Anayasa Mahkemesi kararı bir çok bakımdan dönüm noktası olacaktır.

Ankara, öteden beri Erbakan ve hareketi hakkında “millilik” ve Türklük bağlamında kaygılar taşımıştır. Bu kaygıların haklılık payı taşıyıp taşımadığı bir yana aynı kaygının Erdoğan hakkında da beslendiği bilinmektedir.

Diğer yandan siyaset yasağı kaldırıldığında Erdoğan’ın çok yüksek bir oy yüzdesiyle iktidara geleceği beklenmekte ve bu denli güçlü bir demokratik temsile sahip bir iktidarın sistemde yapısal çatışmaları tetikleyip tetiklemeyeceği veya bu muazzam siyasal gücün hangi adımları atabileceği kestirilememektedir. Türk derin devleti Erdoğan’ı nereye koyacağı sorusunun cevabını henüz vermiş değildir; kaygılar ile gerçekler arasında gidip gelmektedir. Lider sıkıntısı içinde kıvranan Türkiye’de geniş seçmen kitlesinin beğeni ve desteğini kazanmış bir ismin siyaset dışında tutulması her geçen gün zorlaşacaktır.

Atlantik ile askeri kesim arasındaki ilişkiler, geleneksel ve kapsamlı ilişkiler olmakla birlikte bölge politikaları konusunda aralarında zaman zaman bazı çatışmalar da yaşanmaktadır.

Yasağı kalktığında zaten yüksek oy yüzdesiyle iktidara gelmesi beklenen Erdoğan’ın ayrıca güçlü bir dış desteği yedeğinde tutabilecek olması kontrol altında tutulamayacak “aşırı siyasi enerji salgısı” yanında, geçmişte Özal ile Genelkurmay arasında Irak’a müdahale konusunda yaşanan gerilimleri de hatıra getirmektedir.

Erdoğan’ın Ankara’yla ya da Ankara’nın Erdoğan ile “ihtilafının” çözülme biçimi ve zamanına göre Erdoğan Efsanesinin hayata geçip geçmeyeceği belli olacaktır.

Umuda Yol Var mı?

Yeni Kentlilerin sosyolojik ortalamasının ifadesi ve kente gelmiş Anadolu’nun özgürlük ve kendi bilincini edinme sürecinin somutlaştığı isim olması Erdoğan’a güçlü ve geniş bir toplumsal desteğe sahip lider olmanın gerek şartını sunmaktadır. (Türkiye’de neredeyse hiç örneği kalmayan) “Organik sosyolojik” kökene sahip bulunması ortaya muazzam bir potansiyel siyasal enerji çıkartmakla birlikte bu enerjinin bir siyasal proje kapsamında ve etkin bir siyasi akıl ile yönetilip kinetik siyasi enerjiye dönüştürülmesi elzemdir. Halkın yüksek siyasi ilgisinin muhatabı olmak tek başına, halkın siyasi tercihin garantiye alındığı anlamına gelmeyecektir. Efsanenin “yeter şartının” yerine getirilmesi için bütün çelişkileri, çatışmaları ve eğilimleriyle Türkiye fotoğrafının içerileceği kapsamlı bir projenin “deklere edilmesi” ve deklere edilen projenin yüksek bir siyasi akıl ve kadro ile yürütüleceğinin işaretleri şimdiden kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Siyasi bir akıl ve kadro ile taçlanmayan siyasi heyecanların temsil edilen geniş halk yığınlarının lehine değil aleyhine gelişmeler doğurduğunun sayısız örneklerine yakın tarihte bolca rastlanmaktadır.

Siyaset yasağının kalkması, Erdoğan’ın “durduğu yeri” netleştirmesine bağlı sayılmaktadır. Hem yasağını aşmak, hem adına yönelen “siyasi ilgiyi” “seçmen tercihine” çevirmek Erdoğan’ın kendi başarısı olacaktır.

Kente geleni ve geride kalanıyla Anadolu desteklediği liderler/partilerin yenilgilerini ve başarısızlarını yaşamaktan yorgun ve umutsuz düşmüştür. Temsil adına vekalet isteyenler, Antonio Gramsci’nin İtalyan sağını analiz derken kaydettiği gibi, geniş halk yığınlarından elde ettikleri destekleri egemenlere pazarlamaktan başkasını yapmamıştır.

Kader anlarını yaşayan Türkiye uzun zamandır halkının güven duyabileceği, kendisine beslenen umutları dar çıkarlara kurban etmeyecek, vatandaşın hassasiyetlerine açık ve bir o kadar da siyasi feraset sahibi liderlik arayışındadır.

Siyasetin içinde yetişen, ülkenin temel sosyolojik dinamiğinden beslenen; bu nitelikleriyle halkın güveni ve umudunun adresi haline gelen Erdoğan bir kavşak noktasındadır. Bu kavşağı geçip geçemeyeceği ve geçme tarzı Türk siyasi hayatında her bakımdan önemli sonuçlar meydana getirecektir. Kavşakta iki tehlikeye de işaret edilmelidir: Bunlardan biri Erdoğan’ın neredeyse çocuk yaştan beri mektebinde büyüdüğü Erbakan’dan tortu kalabilecek siyaset yapma alışkanlıkları, diğeri ise, Karadenizli pragmatizmidir. Her iki eğilim de daraltıcı rol oynayacak eğilimlerdir.

  • Facebook
  • Tumblr
  • Twitter
499 Defa Okundu