TÜRKİYE; ÜÇÜNCÜ YOLUN SESSİZ ARAYIŞINDA
Türkiye’nin kara bir kaderi ve makus bir talihi var. Belirli periyotlarla aynı sorunlarla karşılaşıyor. Bu sorunlar için 12 Eylül bir çıkış yolu aradı. Sorunların en belirleyicisi ekonomik olduğu için bu konuda Turgut Özal belirleyici bir rol aldı. 24 Ocak kararları ile başlayan süreçte Turgut Özal’ın geniş kitlelere güven veren yaklaşımı ona siyasi roller de getirdi. Dar bir vizyonla MDP üzerine bina edilmesi öngörülen süreç, ABD’nin katkıları ve Turgut Özal’ın yetenekleri nedeniyle daha farklı bir zeminde devam etme imkanı buldu.
Turgut Özal 1983-1987 yılları arasında kronik sorunları çözen ve yeni bir vizyon sunan bir yapılanma başlattı. Askeri darbenin, Cumhuriyet elitlerinin tortularının temizlenmesinde, Türkiye’nin belirli periyotlarla girdiği darboğazların aşılmasında önemli işlere imza attı. İktidarını milletin lehine bir sürece dönüştürmesi, ekonomik, siyasal, kültürel ve düşünsel alanlarda Anadolu’nun önünü ve ufkunu açtı. Artık Anadolu insanı uluslar arası rekabete her alanda açık bir hale gelirken, sermaye tabana yayıldı ve taşra aydınlarını devletin sorumluluğunu taşıdıkları ve milli politika doğrultusunda uygulamaları yapan bir konuma ulaştırdı. Bu süreç 1987 yılında yasaklı siyasilerin siyasete girmesi ile öngörülen süreçten ve uzun perspektifli bir yönelişten ayrılan bir kulvara sokuldu.
Türkiye gibi orta boy bir ülkenin dış ilişkilerinde karşılıklı etkiye açık, içte milli güçleri seferber eden ve kendi ayakları üzerinde durabilen Turgut Özal’ın politikası çeşitli saldırılara maruz kalmaya başladı. Ordu, gayrimilli ve tek yönlü ABD taraftarlığı olarak gördüğü Özal politikalarına direnmeye ve Özal’ın yıpranması için tavır almaya, özellikle cumhurbaşkanı olduktan sonra –alışamadık- söylemleri ile saldırmaya başladı. Herşeye rağmen Özal milli bir Türkiye’den yana ve millete güç vermeye niyetliydi. Özgürlükçü bir yaklaşımı vardı. Toplumun Kürt, İslamcı, sol ve liberal kesimleri-ne sıcak mesajlar vererek bütünleşmenin önemli bir aktörü haline geliyordu. Tevhid-i tedrisattan, 10 Kasım törenlerine, başörtüsünden, Kürtlere kültürel haklara kadar geniş bir yelpazede tartışabilme ve düşünceleri açıklama ortamı sağlanmaya başlanmıştı. Geleneksel cumhuriyet elitleri bu yaklaşımı cumhuriyete, devrimlere ve Türkiye’nin güvenliğine bir saldırı olarak görmeye başladılar. Bugün bile ayaklarına bir çivi batsa, müsebbibi olarak Turgut Özal’ı görmeleri bu nedenledir.
1989’da başlayan ve 1991’de cumhurbaşkanı olması ile tırmanan bir saldırı ile Turgut Özal’ı yıpratmaya, sindirmeye dahası yok etmeye yönelik bir kampanya başladı. Kendi partisi, muhalefet liderleri, laik bürokratlar ve ordu, Özal’a karşı bir savunma refleksi içine girdi. Ölümü ile de öngörülen politikalar hızla uygulanmaya konuldu. Artık milletin elde ettiği her kazanımın geri alındığı bir dönem başlatıldı. Bu dönem 28 şubatla bir histeriye dönüştü ve Türkiye’de yaralanmayan, incitilmeyen hiçbir kesim kalmadı. Solcular, Aleviler, Kürtler, İslamcılar hırpalandı ve toplumsal milli güç olmaktan çıkarıldı. Bütün bunlar hoyrat bir şekilde yapıldığı için bu kesimlerle devlet arasına mesafe girdiği gibi kitlelerin milli duyarlılıkları aşındı ve dış desteklerle hak elde etme arayışına yöneldiler.
Turgut Özal’ı Amerikancı –hatta Amerika’nın memuru- olarak görenler direnişlerini taçlandırmak için MHP ve DSP gibi ulusalcı partilere kurdurdukları 57. hükümetle devlet politikalarını milli raylar üzerinde seyreden güvenli bir yolculuğa dönüştürebilmeyi umdular. Bu umut hem dış politikada, hem iç politikada ve özellikle ekonomide iflasla sona erdi. Dış güçler silahla, düşük yoğunluklu çatışmalarla kabul ettiremeyeceklerini anladıkları politikalarını, dağlardan Ankara binalarına, cepheden masaya çektiler. Türkiye savaşta yenilmeyebilirdi, direnişini 30 bin insanın ölümünü göze alabilen bir zaferle noktalayabilirdi. O halde döviz darboğazı,ekonomik krizler, kitlelerin özgüvenini kaybetmesi sürecini ve elçiliklerden destek alan politikalara yöneltmeyi bilirlerdi. Nitekim bunun sonunda Kemal Derviş önce ekonomiyi daha sonra siyaseti düzeltecek kanunlar ve IMF’e sunulan niyet mektupları ile çıkageldi.
Türkiye’de siyasi bir yapılanma döneminin başladığı çok açık ve herkes tarafından kabul edilen bir gerçek. Bu yapılanma hangi politikalarla ve kimlerle yapılacak? Önümüzde bekleyen sorular bunlar ve geleceğin nasıl olacağına ilişkin arayış ve cevaplar her zeminde aranıyor.
Kopenhag Kriterleri, Tüsiad Raporu, AİHM ölçüleri gibi düzenlemeler Türk insanın da beklediği ve hakettiği standartlardır. Türkiye kendiliğinden bu özgürlük ve hakları düzenleyebilme yeterlilik ve anlayışından uzak olduğu gibi bu yönde hâlâ direnen gruplar da var. Bu gruplar ADD gibi toplumsallaşmaya hatta partileşmeye yöneldiler.
TSK.nin Kopenhag kriterlerine karşı direnişini anlayışla karşılayabiliriz. Neticede bu kurum vatanı korumakta ve güvenliğimizi sağlamaktadır. Hassasiyetlerinin de bulunması doğaldır. Ancak siyaseti de belirlemesi ve siyasi grupları destekleme beklentisi doğru değildir. Esasen TSK’nden siyasi haklar ve temel özgürlüklere çözüm beklenmesi siyasetin yetersizliği ve siyaset yapanların güvensizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu konuda çok çeşitli engeller de vardır. Nitekim Avrupa’da MGK Genel Sekreterinin Milli Görüşçü birisiyle aynı masada oturmasına karşı saldırılara bakınca bu konuda askerlerin bloke edileceği ve hassasiyetlerinin bedelinin ödetileceği niyetleri görülüyor. Bu anlamda bir zihniyet sürekli tetiktedir. Bu nedenle çözüm siyasettedir ve gerekirse millet lehinde çözümlere TSK’ni ikna edecek bir yaklaşımı geliştirmek siyasetin ve siyasetçilerin işidir.
Önümüzdeki günlerde Türkiye’de yeni yapılanma Batı’nın destek ve güvencesinde oluşumların partileşmesi ile milli bir direnişi gerçekleştirecek mevcut politikalara güven verecek kişi, kurum ve partilerle sürdürülmesi tercihine sıkışmış görünmektedir. Batı desteğini alan liberal bir sol ve liberal bir sağ partileşme arayışları sürdürülmektedir. Buna karşılık Ulusalcı-kemalist yeni oluşumlar ve MHP gibi klasik milliyetçiler direniş ve milli refleksi üstlenmeye aday gösteriliyorlar. Bu koalisyonun bugünkü hükümetten ne farkı olacağı konusunda ikna edici gerekçeler üretilmiş değildir. Öngörülen gerçekleşse bile bugünkü hükümet gibi devleti dizleri üzerinde çökerten, batıya direnirken milleti her hak ve hürriyetinden mahrum eden cumhuriyet bürokratı kimliği ile despot bir yöneliş içinde oldukları sır değil. Çözüm olmadıkları da. Ancak toplumun her kesimini inciten, iteleyen ve yaralayan politikalar sebebiyle hiçbir sese cevap vermeyen milletin haklı olarak seyirci olması karşısında bir çaresizliğin sonucu olduğu kesin.
Öte yanda HADEP gibi Kürtleri, Tayyip Erdoğan gibi islamcıları, Kemal Derviş gibi liberal sol cumhuriyet elitlerini temsil eden (etmesi istenen) ve Avrupa ile ABD desteğini varoluşun temel dayanağı haline getirecek partiler; ontolojik ve etik yönden millete mesafeli olacaktır. Millete ait bütün değerlerin batılı değerlerle takası çözüm olsaydı 150 yıldır girdiğimiz tünelden bir çıkış bulabilmeli idik. Daha rafine ancak hiçbir özgünlüğü ve yeniliği olmayan bu yolun versiyonları Tanzimattan bu yana zaten gündemdedir.
Cumhuriyetin tepeden bakan ve milleti uzak tutan despot politikalarının çözüm olmadığı ise daha kesin bir gerçektir. Direniş adına küçük despot ve görevlilere güç vermek yeni bir hüsranla bitecektir. Kaldı ki devletin kompleksi olmaz. Milletine ve değerlerine karşı komplekslerle malul bir anlayış milletin desteğine ihtiyaç duysa bile bunun yolunu bulmakta çok mühim müşkilleri vardır. Kaldı ki bu anlayış milletin güç kazanması yerine Vaşington’u Teksas’tan daha fazla bu ülkede söz ve güç sahibi kılacak politikaları uygulama dar görüşlülüğünde olduğu açıktır.
Millete Kopenhag kriterlerinde mutlu olma imkanını sağlarken, millivarlığımızı devlet olarak anlamlı ve ontolojik bir sürekliliğe kavuşturacak siyasetler olmalıdır. Bu yol üçüncü yoldur. Bu yolun kazip şöhretleri olmasa da kadroları ve felsefi temeli de vardır. Uluslar arası karşılıklı etki ve rekabete açık olmaları rağmen ilişkilerindeki sınırlılık dezavantajları olabilir. Ancak bu kadroların millete ulaşmak ve onu temsil etmek noktasında üstünlükleri de vardır. Önlerindeki tek engel kral sadık kullar ararken, sadaret becerikli hainler arar anlayışıdır. Yani kurumlar sadık kullarla iş yürütürken siyasetin becerikli hainlere imkan veren bir yapılanma içinde olmasıdır.
Siyaset şahsiyetli bir uğraştır ve özgüven sahibi bağımsız ekiplerin işidir. Sadık kulların ve becerikli hainlerin kendilerine ait düşünce ve vizyonları yoktur. Ellerine tutuşturulan reçeteleri uygularlar. Türkiye’de siyaset bunlardan umudunu keser ve kendi gerçek gücünün farkına varırsa üçüncü yolun bir şansı olabilir. Yoksa bugün üçüncü yola düşen devletin vicdanı, milletin sesi olmaktır.


