Tarayıcınız (Internet Explorer 6) güncel değil. Güvenlik ayarlarında sorunlar oluşmakta, bu ve diğer sitelerde may bütün özelliklerin görüntülenmesine mani olabilmektedir. Tarayıcınızı nasıl güncelleyeceğinizi öğrenmek için tıklayın.
X
  • Stephen D. Krasner

Stephen D. Krasner

02 Nisan 2001


ULUSAL EGEMENLİK

Çev: Musa Ceylan

Özerk ve bağımsız bir varlık olarak devlet fikri; para birlikleri, CNN, internet ve sivil toplum kuruluşlarının birleşik taarruzu ile inişe geçmiş durumda. Ancak, egemenliğin ölüm ilanını verenler tarihi yanlış okuyorlar. Ulus-devlet, ciddi bir varkalma içgüdüsüne sahiptir ve şimdiye kadar yeni meydan okumalara -globalleşmeye bile- kendisini uyarlamıştır.

  • Facebook
  • Tumblr
  • Twitter

Egemen Devletin Öldüğü Görüşü Çok Yanlıştır

Egemenlik, hiçbir zaman pekçok çağdaş gözlemcinin öne sürdüğü kadar diri olmamıştır. Geleneksel egemenlik biçimlerine hep meydan okuyuşlar olmuştur. Çok az devlet, en önemlisi Birleşik Amerika, varoluşlarının büyük bir kısmında özerkliğe, kontrole ve tanınmaya sahip olmuşlardır, ama pek çok devlet olmamıştır. Daha zayıf pekçok devletin siyasal sistemleri sıkça etki altında bırakılmış, kuvvetli devletler de dış etkilerden muaf olmamıştır. Çin işgal edilmiştir. Japonya ve Almanya’nın anayasal düzenlemeleri, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD tarafından yapılmıştır. Birleşik Krallık, euro’yu reddetmesine rağmen Avrupa Birliği’nin bir parçasıdır.

İç yapıları dış aktörlerce etkilenen, liderlerinin sınır ötesi (hatta kendi ülkeleri içindeki) hareketler üzerinde az bir kontrolünün bulunduğu zayıf ülkeler için bile egemenlik cazip olmaya devam ediyor. Egemenlik, uluslararası tanınmanın ötesinde pek bir şey vermeyebilirse de bu tanınma, uluslararası kuruluşlara ve bazen de uluslararası finansa erişebilmenin garantisini sunar. Bireysel olarak liderlere statü sağlar. Avrupa’nın büyük devletleri egemenliğin pekçok unsurundan feragat etmişlerse de ABD, Çin ve Japonya’nın, iç özerklik konusundaki genellikle etkili iddialarını terketmeye ne ilgileri ne de eğilimleri var.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde ulusal sınırlar, hala çatışmaların fay hattını temsil etmektedir. Kudüs’ün statüsü için savaşan İsrailliler ile Filistinlilerin; Keşmiş sorunu yüzünden nükleer savaş tehdidinde bulunan Hintliler ile Pakistanlıların veya ihtilaflı topraklar uğruna çarpışan Etiyopyalılar ile Eritreliler arasında olsun durum böyledir. Bununla birlikte, yorumcular bugünlerde genellikle, globalleşmenin bir sonucu olarak ulusal sınırların erozyona uğraması konusuyla ilgileniyorlar. Gerek hükümetler gerekse aktivistler, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı kuruluşların, insan hakları ve çevreden para politikası ve göçe kadar her konuda evrensel standartlar yayarak yetkilerini aştıklarından şikayetçiler. Ancak ekonomik globalleşme ve ulusötesi normların en önemli etkisi, siyasal yaşamı organize edecek temelde yeni bir yol ortaya çıkarmaktan ziyade, devlet otoritesinin ölçeğini değiştirmek olacaktır.

Egemenlik, Artık Nihai Otorite Anlamına Gelmiyor

Felsefeciler Jean Bodin ve Thomas Hobbes, 16. ve 17. yüzyılda egemenlik kavramını ilk kez incelediklerinde, tek bir iç otorite hiyerarşisinin meşruiyetini tesis etme uğraşısındaydılar. Bodin ve Hobbes, ilahi ve tabi hukukun varlığını kabul etmelerine rağmen, her ikisi de -özellikle de Hobbes- hükümdarın (egemenin) sözünün kanun olduğuna inanıyordu. Tebanın isyan etmeye hiç hakkı yoktu. Bodin ve Hobbes, hükümdarı bu derece yetkilerle donatmanın tiranlığa davetiye çıkarttığının farkındaydı, fakat onların esas kaygısı iç düzenin korunmasıydı ve düzen olmadan da adaletin olamayacağına inanıyorlardı. Her ikisi de sekteryen çatışmaların parçaladığı bir dünyada bunları söylüyordu. Bodin, Fransa’da 1572’deki dini isyanlarda neredeyse öldürülüyordu. Hobbes, çığır açan çalışması Leviathan’ı, devlet kontrolünü monarşinin elinden almayı amaçlayan bir iç savaşta parlamentonun (Britanya’nın gelişen müreffeh orta sınıfından oluşuyordu) I. Charles’ı idam etmesinden yalnızca birkaç yıl sonra yayınladı.

Yüce otorite fikri dayanılmazdı ama pratikte pek anlamı yoktu. 17. yüzyılın sonuna gelindiğinde Britanya’da siyasal siyasi otorite, kral ile parlamento arasında bölünmüştü. Birleşik Amerika’da Kurucu Babalar, anayasal bir kontrol ve denge yapısı ile yerel ve ulusal çıkarlar (hiyerarşi ve üstün otorite ile uyuşmaz nitelikteydi) arasında dağıtılmış çoklu egemenlikler kurdular. Bodin ve Hobbes’un çok değer verdiği adalet ve özellikle düzen ilkeleri, en iyi şekilde, kurucu ilkeleri egemenliğin kontrolsüz iç iktidar anlamına geldiği fikrine temelden karşı olan modern demokratik devletler tarafından sağlanmıştır.

Egemenlik, eğer tek bir otorite hiyerarşine sahip bir iç düzen değilse, peki nedir? Çağdaş dünyada egemenlik esas olarak, devletlerin birbirlerinden özerk ve bağımsız olduğu fikri ile ilişkilendirilmiştir. Bir devletin yurttaş üyeleri kendi sınırları içerisinde kendi yönetim biçimlerini seçmekte hürdürler. Bu iddianın gerekli bir doğal sonucu, iç işlerine karışmama ilkesidir: bir devletin bir başkasının iç işlerine müdahale etmeye hakkı yoktur.

Daha yakın dönemlerde egemenlik, sınır ötesi hareketler üzerindeki kontrol fikri ile ilişkilendirilmiştir. Çağdaş gözlemciler egemen devletin ölmek üzere olduğunu öne sürerken, anayasal yapıların ortadan kaybolmak üzere olduğunu kastetmiyorlar. Söyledikleri, teknolojik değişimin, devletlerin sınırlarındaki her tür maddi (kahveden kokaine) ve maddi sayılamayacak (Holywood filmlerinden sermaye akışlarına) şeyin hareketini kontrol etmesini zorlaştırmış, belki de imkansızlaştırmış olduğudur.

Son olarak, egemenlik, siyasal otoritelerin uluslararası anlaşmalar imzalayabileceği anlamına da gelmiştir. Siyasal otoriteler, cazip buldukları her sözleşmeyi onaylamakta serbesttirler. Devletler arasındaki her anlaşma, zorla kabul ettirilmediği sürece meşrudur.

Modern Egemen Devleti Westphalia Barışı Doğurmamış, Daha Sonra Ortaya Çıkmıştır

Çağdaş gözlemciler, genellikle 1648 Westphalia Barışı’nı (aslında Münster ve Osnabrück olmak üzere iki ayrı anlaşma), modern özerk devletler sistemini yaratan siyasi “büyük patlama” olarak değerlendirirler. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun hegemonik gücüne karşı yürütülen Otuz Yıl Savaşları’nı sona erdiren Westphalia, Katolik Kilisesi’nin zaten azalmakta olan ulus ötesi rolünün meşruiyetini kaldırarak, uluslararası ilişkilerin Hıristiyanlık idealleri tarafından değil güç dengesi mülahazaları tarafından belirlenmesi gerektiği fikrini geçerli kılmıştır. Ancak Westphalia herşeyden önce Kutsal Roma İmparatorluğu için yeni bir anayasa idi. İmparatorluktaki prensliklerin önceden varolan anlaşma yapma yetkileri teyid edildi, fakat Münster Anlaşması, “bu ittifaklar, İmparatora ve İmparatorluğa, kamu huzuruna ve bu anlaşmaya karşı olmamalı; herkesi İmparatora ve İmparatorluğa bağlayan Yemin’e halel getirmemeli” diyordu. Prensliklerin iç siyasal yapıları, Kutsal Roma İmparatorluğu’nda yerleşik olmaya devam etti. Saksonya Dükü, Brandenburg Markizi, Palatine Kontu ve Bavyera Dükü, imparatoru seçen kişiler olarak (Mainz, Trier ve Köln başpiskoposlarıyla birlikte) konumları teyid edildi. Kendileri kral olmadılar veya bunu iddia etmediler.

Belki de en önemlisi, Westphalia Almanya’da dini hoşgörünün kurallarını belirledi. Anlaşmalar, prensin kendi bölgesinin dinini belirleyebileceği ilkesine destek vermekle beraber, çok sayıda spesifik hükümle bizatihi bu ilkeyi ihlal etti. İmza koyanlar, halen yürürlükte olan dini kuralların geçerli olmaya devam edeceğini kabul ettiler. Karışık nüfusa sahip Alman şehirlerinde Katolik ve Protestanlar, resmi görevleri paylaşacaklardı. Dini sorunlar, Katolik ve Protestanların her ikisinin çoğunluğu tarafından parlamentoda veya imparatorluk mahkemelerinde halledilecekti. Avrupa’daki büyük siyasi liderlerin hiçbiri dini hoşgörüyü ilke olarak onaylamıyordu ama dini çatışmaların çok hassas olduğunu ve mezhep farklılıklarının bastırılmak yerine kontrol altına alınması gerektiğini kabul ediyorlardı. Genel olarak söylemek gerekirse, Westphalia oldukça Orta Çağa özgü bir belgeydi. Getirdiği en büyük ve açık yenilik de (prenslerin kendi topraklarında dini konuları kontrol altında tutma yetkisini azaltan hükümleri), daha sonraları “Westphalia sistemi” denen sistemle ilişkilendirilen ulusal egemenlik anlayışlarıyla karşıtlık arzediyordu.

Evrensel İnsan Haklarının Egemenliğe Eşi Görülmemiş Bir Meydan Okuma Olduğu Görüşü Doğru Değildir

Liderleri yurttaşlarına belli bir şekilde davranmaya zorlayan uluslararası kurallar koyma mücadelesi çok uzun bir zamandır sürmektedir. Yüzyıllar boyunca bu konudaki vurgu, dini hoşgörüden azınlık haklarına (çoğu kere spesifik ülkelerdeki spesifik etnik gruplara odaklanarak) ve insan haklarına (herkesin veya geniş sınıfların sahip olduğu hakları vurgulayarak) kaymıştır. Birkaç örnekte devletler uluslararası denetimi gönüllü olarak kabul etmişler, fakat genel olarak zayıf olanlar güçlü olanların tercihlerini benimsemişlerdir: Napolyon savaşlarını takibeden Viyana anlaşmaları, Hollanda’daki Katolikler için dini hoşgörüyü garanti altına aldı. 1832’de Yunanistan’la başlayıp 1913’te Arnavutluk’la biten süreçte tüm Osmanlı İmparatorluğu halef devletleri, uluslararası tanınmalarının önkoşulu olarak, dini azınlıklar için yurttaşlık ve siyasi eşitlik hükümleri kabul etmek zorunda kaldılar. I. Dünya Savaşı’nı izleyen barış düzenlemeleri, azınlıkların korunmasına dair geniş hükümler içeriyordu. Örneğin Polonya, Yahudilerin kutsal gününü ihlal etmek olacağından Cumartesi günü seçim yapmamayı kabul etti. Bireyler, Milletler Cemiyeti bünyesinde kurulan bir azınlık hakları bürosu kanalıyla hükümetlere karşı şikayetlerini dile getirebilirlerdi.

Ancak Holocaust’un trajik biçimde gösterdiği gibi, iç uygulamalara uluslararası kısıtlamalar getirme yolunda iki savaş arası dönemdeki çabalar feci bir başarısızlıkla sonuçlandı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra, azınlık hakları değil de insan hakları odak konusu oldu. Birleşmiş Milletler Şartı, hem insan haklarını hem de klasik içişlerine karışmama ilkesini onayladı. Son yarım yüzyılda imzalanan yirmi küsur insan hakları sözleşmesi, soykırım, işkence, kölelik, mülteciler, devletsiz kişiler, kadın hakları, ırk ayrımı, çocuk hakları ve angarya gibi geniş konuları düzenliyor. Ancak bu Birleşmiş Milletler anlaşmalarının çok az yaptırım mekanizması var. İhlallerin rapor edilmesine dair hükümleri bile çoğu kere etkisiz kalmaktadır.

Yugoslavya’nın 1990’lardaki trajik ve kanlı dağılışı, etnik haklara ilişkin eski kaygıları tekrar canlandırdı. Yugoslavya’dan doğan halef devletlerin uluslararası tanınması, azınlık haklarını garanti altına alan anayasal hükümlerin kabulü koşuluna bağlıydı. Dayton anlaşmaları, Bosna’da dışardan kontrol edilen otorite yapıları kurdu. Bunlar arasında, üyelerinin çoğunluğunun Batı Avrupa devletleri tarafından atanan İnsan Hakları Komisyonu da vardı. NATO, Kosova’da fiili bir protektora kurdu.

Bu tür müdahaleler için motivasyonlar (insani kaygılar ve güvenlik) pek değişmemiştir. Gerçekten, 1870’lerin savaşlarından sonra büyük devletleri Balkanlar’a getiren mülahazalar, 1990’larda NATO ve Rusya’yı angaje edenlerden pek farklı değildi.

Globalleşme Devlet Kontrolünü Aşındırmaz

Devlet kontrolü hiçbir zaman mutlak anlamda olmamıştır. Son 200 yıldaki teknolojik değişmeler, insanların, malların, sermaye ve fikirlerin akışını artırmıştır, fakat bu hareketlerin gündeme getirdiği sorunlar yeni değildir. Pekçok açıdan devletler şimdi, geçmişte olduklarından daha iyi tepki verebilmektedir.

Global medyanın siyasal otorite üzerine etkisi (“CNN etkisi” denen şey), yazılı basının icadıyla ortaya çıkan kargaşaya kıyasla solda sıfır kalır. Martin Luther’in, 95 iddiasını Wittenberg kilisesinin kapısına asmasını müteakip on yıl içerisinde onun fikirleri tüm Avrupa’da yayılmıştı. Birtakım siyasal liderler, Protestan Reformasyonu’nun ilkelerini seküler politik otoriteyi meşrulaştırmada kullandılar. Hiçbir egemen monark bu kavramların yayılmasını engelleyemedi. Bazıları, yalnızca topraklarını değil, başlarını da kaybetti. 16. ve 17. yüzyılların mezhep çatışmaları, sonraki ulusötesi fikir akımlarından belki daha fazla siyasi sonuç doğurucuydu.

Bazı açılardan uluslar arası sermaye hareketleri, önceki dönemlerde şimdi olduğundan daha önemliydi. 19. yüzyılda Latin Amerika ülkeleri (daha az ölçüde de Kanada, Birleşik Amerika ve Avrupa), global finans krizleriyle alakalı büyüme ve küçülme çevrimleriyle kuşatılmıştı. Tüm büyük devletlerin iç politikaları üzerinde güçlü bir etki yapan Büyük Bunalım, kredilerdeki uluslar arası bir çöküş tarafından hızlandırılmıştır. 1990’ların sonundaki Asya finans krizi aynı tahribatı yapmaktan uzaktı. Gerçekten, ülkelerin Asya gribinden şifa bulma hızı, iktisat teorilerinin daha iyi bilmenin ve daha etkili merkez bankalarının, devletlerin global finansal piyasalar ağında yeralmanın avantajlarını değerlendirmelerini (bir yandan da riskleri azaltarak) nasıl kolaylaştırdığını göstermektedir.

Sermaye ve fikir akımlarını kontrol etme girişimlerinin yanısıra devletler, uluslararası ticaretin etkisini yönetmek için de hep çalışmışlardır. 19 yüzyılda ana mallarda uzun mesafeli ticaretin başlaması, büyük devletlerin hepsinde temel bölünmelere yolaçtı. Bunalım ve aniden düşen tahıl fiyatları, Alman Şansölyesi Otto von Bismarck’ın, toprak sahibi aristokrasiyi kentli ağır sanayi ile korumacı bir ittifaka yöneltmesini mümkün kıldı –“demir ve çavdarın” bu koalisyonu, Alman siyasetine onyıllar boyu egemen olacaktır. Tarife sorunu, Amerikan siyasetinde 19. yüzyılın ikinci yarısının ve 20. yüzyılın ilk yarısının büyük bir kısmında temel bir bölünme konusuydu. Ancak, 1950’den beri artan ithalat ve ihracat oranlarına rağmen ticaretin politik önemi azaldı, çünkü ulusal hükümetler, uluslararası rekabetin etkisini rahatlatan sosyal refah stratejileri benimsediler. Daha vasıflı işçiler de değişen uluslararası koşullara daha kolay adapte olmaktadır. Devletlerin mal ve hizmet akışını yönetmesi zorlaşmamış, kolaylaşmıştır.

Globalleşme Devlet Kontrolünün Alanını Değiştirmektedir

Devletin erişimi bazı alanlarda artmış, bazılarında ise küçülmüştür. Yöneticiler, etkili kontrollerinin, çözemeyecekleri konuları terketmekle artırılabileceğini görmüşlerdir. Örneğin, Westphalia Barışı’yla başlayarak liderler, çok hassas olduğu için din üzerindeki kontrollerini devretme yoluna gitmiştir. Dini, devlet otoritesi alanında tutmak, siyasal istikrarı artırmak yerine zayıflatıyordu.

Para politikası, devlet kontrolünün genişlediği, sonra da daraldığı bir alandır. 20. yüzyıldan önce devletler, bağımsız para politikaları yürütecek ne idari kapasiteye ne de eğilime sahiptiler. Parasal konuları kontrol etmeye yönelik 20. yüzyıl ortalarındaki çabalar (ki Keynesyen iktisatla birlikte düşünülmektedir), kısa-dönemli sermaye akışlarının boyutları ve bazı devletlerin enflasyonu kontrol edememesi yüzünden şimdi tersine dönmüştür. İngiltere dışındaki büyük Avrupa devletleri, tek bir para otoritesi kurmuştur. Yinelenen hiper enflasyonla başedebilmek için Ekvator, 2000 yılında ABD dolarını resmi para birimi olarak benimsemişlerdir.

Ulusal paralardaki erozyona paralel olarak, artık ulusal vatandaşlığın da (bir insanın yalnızca bir ülkenin vatandaşı olması gerektiği ve devletin kişinin sadakatinde münhasır sahibi olduğu anlayışı) erozyonuna tanık oluyoruz. Pek çok devlet için vatandaşlar ile vatandaş olmayanlar arasında artık kesin bir ayrım yoktur. Sürekli oturumu olanlar, misafir işçiler, mülteciler ve belgesiz göçmenler, oy kullanamasalar da bir dizi haklara sahipler. Seyahat kolaylığı ve pek çok ülkenin sermaye ve vasıflı işgücü çekme arzusu, vatandaşlığı daha esnek bir kategori yapma dürtülerini artırmıştır.

Devletin dine, parasal konulara ve sadakat meselesine müdahalesi azalmış olsa da, vergilendirme ve devlet harcamalarında ifadesini bulan genel hükümet faaliyeti, ekonomik açıdan en gelişmiş devletler arasında 1950’lerden bu yana milli gelirin yüzdesi olarak artış göstermiştir. Bir ülkenin sosyal refah programlarının ölçüsü, o ülkenin küresel ekonomiyle bütünleşme derecesiyle genellikle orantılıdır. Otorite ve kontrol krizleri, en fazla tecrit olmuş devletlerde ortaya çıkmıştır. Talihsiz örneklerin çoğu da Afrika’nın Sahra’nın güneyinde kalan kısmındandır.

Sivil Toplum Kuruluşları Ulusal Egemenliği Bir Ölçüde Aşındırmaktadır

Ulusötesi sivil toplum kuruluşları (NGO’lar), oldukça uzun bir zamandır (özellikle şirketleri de sayınca) faaliyette bulunmaktadır. 18. yüzyılda Doğu Hindistan Şirketi pek çok ulusal devletinkiyle yarışacak siyasi bir güce (hatta bir seferi askeri kuvvete bile) sahipti. 19. yüzyıl boyunca, köleliği lağvetmeyi, kadın haklarını yaymayı ve işçilerin çalışma koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan ulusötesi hareketler vardı.

Ancak ulusötesi NGO’ların sayısı muazzam bir artış göstererek, 1909’da 200’den günümüzde 17.000’e çıkmıştır. Ucuz ve çok hızlı iletişim teknolojisinin varlığı, bu grupların örgütlenmesini, kamu politikası ve uluslararası hukuka etki etmelerini (kara mayınlarının yasaklanmasını öngören anlaşma buna yakın dönemden bir örnektir) mümkün kılmıştır. Bu gruplar, egemenlikle ilgili sorunlar gündeme getirmektedir, çünkü iç karar alma sürecinin bütünlüğünü tehdit eder görünüyorlar. Kendi ülkelerinde mücadeleyi kaybeden aktivistler, yabancı hükümetlere basık yapabilir, bu da aktivistlerin kendi ülkesindeki karar vericileri etkileyebilir.

Fakat NGO’ların artan etkisine ilişkin tüm bu söylemlere rağmen, bir ülkenin iç işlerini etkileme güçleri, hükümetlerle, uluslararası kuruluşlarla ve çokuluslu şirketlerle karşılaştırıldığında sınırlı olmuştur. The United Fruit Company, 20. yüzyılın ilk dönemlerinde Latin Amerika’da, günümüz dünyasında bir NGO’nun umut edebileceğinden daha fazla etkiye sahipti. Uluslararası Para Fonu ve diğer çok taraflı finansal kuruluşlar, koşullar taşıyan anlaşmaları artık rutin olarak müzakere ediyorlar. Bu anlaşmalar, spesifik ekonomik hedefler içermekle kalmıyor, aynı zamanda yozlaşmayla mücadele ve tekelleri kırma taahhüdü gibi iç kurumsal değişimleri de içermektedir.

Küçük ve zayıf ülkeler, iç kurumlarında değişiklikler yapmaları yolunda dış çabalara daha sık maruz kalırlar, ancak güçlü devletler de bundan muaf değildir. Amerikan siyasi sisteminin açıklığı, sadece NGO’ların değil, yabancı devletlerin de siyasi kararlarda bir miktar rol oynayabileceği anlamına geliyor (Sözgelimi, Meksika hükümeti, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın geçmesi için yoğun bir lobi faaliyeti yürütmüştür). Aslında, Amerikan siyasal sisteminin etkiye açık olması, ABD’yi daha az tehdit edici bir partner yapmaktadır. Devletler, Amerikan kara alma sürecinde bir rol oynayabileceklerini bildiklerinden ABD sponsorluğunda gerçekleşen anlaşmalara katılmakta daha istekli davranıyorlar.

Egemenlik, Çatışmaların Çözümünü Kimi Zaman Güçleştirmektedir

Gerek yöneticiler gerekse onların seçmen kitleleri, egemenliğin ne anlama geldiği (verili bir toprak üzerindeki münhasır kontrol) konusunda oldukça açık bir fikir sahibidirler -her ne kadar bu norm, kendisiyle uyuşmaz ilkeler (evrensel insan hakları gibi) tarafından sıklıkla zorlanmış ve pratikte ihlal edilmiş (ABD ve İngiltere’nin, Irak’ta uçuşa kapalı bölge uygulaması gibi) olsa da. Gerçekten, geleneksel egemenlik kurallarının siyasi önemi, birtakım sorunların çözümünü zorlaştırmıştır. Örneğin, Kudüs için bir geleneksel egemenlik çözümü yoktur, ama alternatifler düşünmek zor değildir: Kenti küçük parçalara bölmek; Kutsal Tapınağı, üst kısmını Filistinler, alt kısmını da İsraillilerin kontrol edeceği biçimde dikey olarak bölmek; bir tür uluslararası yönetim kurmak; değişik konulardaki (dini düzenlemelere karşılık vergilendirme gibi) kontrolü farklı otoriteler arasında paylaştırmak. Bu çözümlerden her biri çoğu İsrailli ve Filistinli için süregiden açmazdan daha iyi gelecektir, fakat her iki taraftaki siyasi liderler, egemenlik bayrağını dalgalandıracak karşıt elitlerin saldırılarına maruz olduklarından bir çözüm bulmakta zorlanmışlardır.

Geleneksel kurallar, Tibet için de sorunlu olmuştur. Tibet geleneksel Çin imparatorluğunda vergi ödeyen devlet statüsünde sahip olduğu özerkliğin bir kısmına kavuşursa bundan hem Çinliler hem de Tibetliler fayda görebilir. Tibet geniş yerel kontrole sahipti, fakat sembolik olarak (ve bazen de vergiler ödemek suretiyle) imparatorun üstünlüğünü tanıdı. Bugün için, vergi veren devletin ne olduğunu her iki tarafta da çok az kişi bilir. Ve Tibet liderleri kendi ülkelerine daha fazla öz-yönetim getirecek bir çözüm bulsalar bile, kendi yurttaşlarının desteğinin kazanacaklarının bir garantisi yok.

Bununla birlikte liderler karşılıklı anlaşmalara varırlar, yurttaşlarının desteğini alırlar veya güç kullanmaya istekli olurlarsa, bu durumda egemenlik kuralları yaratıcı yollarla ihlal edilebilir. Örneğin Çinliler, İngilizlerden yönetimi devraldıktan sonra Hong Kong’u özel bir idari bölge yaptılar. Temyiz Mahkemesi’nde yabancı bir yargıcın yeralmasına izin verdiler. Başka ülkelere, sadece Hong Kong’un bir dizi uluslararası kuruluşa katılımını değil, aynı zamanda ayrı vize anlaşmalarını ve ayrı bir Hong Kong pasaportunun tanınmasını kabul ettirmiştir. Tüm bu işlemler, geleneksel egemenlik kurallarına ters düşmektedir zira Hong Kong’un yasal bir bağımsızlığı yoktur. Çin, ancak Hong Kong için benzersiz bir statü icad ederek (ki bunun için diğer devletlerin kabulü alınmıştır) egemenlik iddiasında bulunabilmiş, bir yandan da iş dünyasının güvenini korumuştur.

Avrupa Birliği, Yeni Bir Uluslarüstü Yönetim Modelidir; Ancak Yalnızca Avrupalılar İçin

Avrupa Birliği (AB), gerçekten yeni bir şeydir ve egemenlik açısından bakıldığında Hong Kong’dan çok daha ilginçtir. AB, geleneksel bir uluslararası kuruluş değildir, çünkü üye devletler birbirlerine o derece bağlanmışlardır ki ayrılmak ciddi bir seçenek değildir. Bir “Avrupa Birleşik Devletleri” (ABD’ye benzeyebilecek büyük bir federal yapı) haline gelmesi pek muhtemel değildir, çünkü üyelerinin çıkarları, kültürleri, ekonomileri, ve iç kurumsal düzenlemeleri çok değişiktir. AB’yi, Orta Avrupa’nın eski komünist devletlerini içine alacak şekilde genişletmek, geleneksel bir egemen devlete benzeyen bir siyasal örgütlenemeye doğru gitme çabalarını daha da zorlaştıracaktır.

AB, geleneksel egemenlik kurallarına uygun düşmemektedir. Üye devletler, bazı üyelerinin karşı çıktığı kararlar alabilecek uluslarüstü kurumlar (Avrupa Adalet Divanı, Avrupa Komisyonu ve Bakanlar Konseyi) oluşturmuşlardır. Divan’ın kararları, ulusal yargı sistemleri içinde doğrudan ve üstün bir etkiye sahiptir –bu doktrinler, herhangi bir anlaşmayla açıkça onaylanmamış olmasına rağmen. Avrupa Para Birliği, dört büyük devletten üçünün artık parasal meselelerini kontrol eden bir merkez bankası yaratmışlardır. Avrupa Tek Senedi ve Maastricht Anlaşması, birtakım konularda çoğunluk veya nitelikli çoğunluk oyu (ancak oybirliği) değil öngörüyor. Avrupa Birliği bir anlamda devlet egemenliğinin bir ürünüdür, zira üye devletlerin gönüllü analaşmaları ile oluşturulmuştur. Fakat bir başka açıdan, geleneksel egemenlik anlayışlarıyla temelden çelişmektedir. Çünkü bu aynı anlaşmalar, bireysel üyelerin yargı özerkliğini azaltmıştır.

Bununla birlikte Avrupa Birliği, dünyanın başka bölgelerinin taklit edebilecekleri bir model değildir. Entegrasyona yönelik ilk adımlar, ABD’nin verdiği siyasi ve ekonomik destek olmadan gerçekleşemezdi. ABD, Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında, Amerikan liderliğine Avrupa’dan herhangi bir potansiyel meydan okuma yaratmaktan çok, Sovyetler Birliği’ne etkili bir şekilde karşı koyacak güçlü bir ittifak oluşturma peşindeydi. Avrupa Birliği’ndeki en büyük devletlerden olan Almanya, Berlin’in kendi hareket serbestisini sınırlayacak bir kurumsal yapının en tutarlı savunucusu olmuştur. Bu, yıkıcı iki savaşın derslerini ve hala Nazi döneminin günahlarıyla uğraşan bir ülke için bir Avrupa kimliğinin cazipliğini yansıtmaktadır. Çin, Japonya veya Brezilya (daha az biçimde ABD) gibi diğer bölgesel güçlerin kendi kollarını bu biçimde bağlayabileceklerini düşünmek zor. (Mercosur ve NAFTA gibi bölgesel ticaret anlaşmaları, çok az uluslarüstü nitelikli hükümler taşıyor ve daha geniş bir parasal veya politik birliğe evrilmenin çok az işaretini taşıyor). AB; yeni ve benzersiz bir kurumsal yapıdır. Ancak, egemen-devlet modelinin yerini almayacak, onunla birlikte varolacaktır.

  • Facebook
  • Tumblr
  • Twitter
483 Defa Okundu